top of page

My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Mis gibi bir ekmek, emek ve direniş hikayesi: Müge Göksoy

Mis gibi bir ekmek, emek ve direniş hikayesi: Müge Göksoy

Her taşını elleriyle döşeyip yaptığı "Kıynaşık Fırın"ında, atalık unlardan kendi müdavimlerini yaratan geleneksel ekşi maya ekmekler pişiriyor. "Bekle kar altında kalan buğday tanesi Yine onun sularıyla yeşereceksin Gözyaşların çare değil, ağlama, büyü Başını dik tutabilirsen boy vereceksin Her yanında allı morlu Güller açar türlü türlü Bu fırtına dünden belli Baş edeceksin Korku kar eylemez bir kez yola düşene Sen bir aşkın içindesin yaşayacaksın Dört yanını börtü böcek sarsa ne çıkar Toprağa sıkı sarıl boy vereceksin Her yanında allı morlu Güller açar türlü türlü Bu fırtına dünden belli Baş edeceksin" ‘Bekle Buğday Tanesi’ - İbrahim Karaca Müge Göksoy... Kendisini ilk tanıdığımdan beri hikayesini sizlere aktarmak istediğim çok özel, çok güzel bir kadın. Konuşmaya başladığınız anda, zerafetinin ve sağlam duruşunun etki alanına gönüllü olarak girdiğiniz o güçlü kadınlardan… Bizi tanıştıran öncelikle ekmeklerinin o mis gibi kokusuydu elbet... Sonrasında ekmeklerinden ağzıma attığım o ilk lokma, “Ben daha önce ekmek yememişim” dedirten o lezzet ve tokluk hissi… Her şeyin, her değerin içinin boşaltıldığı bu dünyada, makineleşmiş, içi hava dolu, ne kadar yeseniz de doyurmayan sözde ekmeklerden sonra hazine bulmuş gibi olduğum, atalık unlardan, soğuk ve uzun fermantasyonla ürettiği ekşi mayalı gerçek ekmekleri yemekten aldığım o müthiş zevk… Üretimlerinin müdavimlerinden biri olarak ben de onu pek çok kişi gibi, ekmeklerini pişirdiği "Kıynaşık Fırın" ını bile kendi inşa etmiş çok marifetli bir ekmekçi olarak tanıdım. Meğer o, aynı zamanda, bu yazının girişinde yer alan türkünün sözlerindeki o “buğday tanesi"ymiş. Hayatın tatsız süprizleri tıpkı zamansız yağan bir kar gibi üzerini örttüğünde, gözyaşlarına değil, azmine tutunmuş, başını dik tutmayı başarmış ve boy vermiş…  Fırtınalara direnmiş, başını dik tutan o kıymetli “Buğday Tanesi”, çok sevgili Müge Göksoy , büyük bir nezaket göstererek bana hikayesini anlattı. Bende sizlere seve seve, büyük bir onur duyarak aktarayım; şu an karlar altında direnen başka “buğday taneleri”ne ilham olsun...  Direnin kızlar, önümüz bahar !
Sohbete en temel soruyla başlayalım, Müge Göksoy kimdir? Müge Göksoy İzmir Karşıyaka doğumluyum. Evli ve iki çocuk annesiyim. Bundan yirmibeş yıl önce Bostanlı’dan taşınıp, Urla’ya yerleştik. Artık Urlalı sayılır mıyım? Sanmıyorum, çünkü hiçbir Karşıyakalı kendisini Karşıyaka harici bir yere sığıştıramaz. Enteresan ama böyle gerçekten... Şimdi ekmekçiyim. Benim hikayem hayatımın neredeyse 180 derece değişmesiyle başladı. Daha önce maddi olarak oldukça rahat, üst gelir seviyesinde kazançlarımız olan bir hayatımız vardı. Çocuklarımın doğduklarından beri birlikte oldukları, "Cici Anne" dedikleri bir yatılı yardımcım, kendime ait aracım, üyesi olduğum çeşitli dernekler gibi gibi… Derken bir gün, bundan tam on altı yıl önce iflas ettik. İşyerimizden sadece ceketlerimizi alıp çıktık. Hani attan inip eşeğe binmek diye bir söz vardır ya... Biz eşeğe binmedik, attan düştük ve yaya kaldık. Bu süreci nasıl yaşadınız? Eşimle bir karar aldık; "Sen böyle yapmasaydın, ben öyle demedim mi, şu olsaydı, bu olmazdı" tarzı birbirimizi suçlayıcı konuşmalar yapmayacaktık. Madden bittiğimiz gibi, manevi olarakta biteriz, birlikteliğimize zarar gelir dedik. Ve bu konuyu hiç konuşmadık. Kimsenin de konuşmaması için, kendimi korumak adına yakın çevremle de ilişkilerimi minimum seviyeye indirdim. Ve sonunda depresyona girdim. Oturduğum koltukta, yerimden hiç kalmadan saatlerce duvara bakıyordum. Bu süreçte “Kıynaşık Fırın” nasıl doğdu ? Bir gün ıspanaklı kapalı pide yaptırmak için hazırladığım içi pideciye götürdüm. Artık dışarıdan iç malzemesi kabul etmediklerini söyledi. Ama siz eski müşterimizsiniz son kez yapalım dedikleri anda sinirlendim ve eve geri döndüm. Ve o an taş fırın yapmaya karar verdim. Kötü komşu ev sahibi yapar misali... Aslında sonradan düşündüğümde de, "İyi olmuş, koltuğa çakılı kalıp, boş boş bakmaktan kurtulmama neden olmuş" demiştim. Fırınla ilgili teknik araştırmalarım birkaç ay sürdü. Teoride nasıl yapılacağını öğrenmiştim. Hani başlasam en fazla bir haftada bitiriverecekmişim gibi zannettim. Ama yapımı tam iki ay sürdü. Etimle, tırnağımla milim milim işledim, Benim için terapi gibiydi. Dağ bayır dolaşıp taşlarını topladım, taban izolasyonu için cam şişe biriktirdim, oluklu mukavvadan kubbesinin şablonunu yaptım. Dış izolasyonu için taş yünleri, samanlı çamurlu sıvalar. Böyle bir fırının ısı ayarını bilmediğim için alt ve üst termometrelerin yerleştirilmesi. Derken rahatsızlandım, ameliyat olmam gerekiyordu. Ameliyat sonrasında da en az altı ay ağırlık kaldırmam yasaktı. Bunun üzerine fırını bitirmek için hızlandım, geceleri de spot ışık yakarak çalışmayı sürdürdüm. Kendimce totem yaptım; ameliyat tarihine kadar bitirirsem, operasyon iyi geçecek diyordum... Burada hemen, herkesin merak ettiği o soruyu sormam gerek ;) "Kıynaşık" ne demek? "Kıynaşık Fırın" Fırını inşa ederken son aşama fırının kapağıydı. Ufak bir ölçü hatası yapmışım, tam kapanmadı, kıynaşık kaldı. Işık huzmesi girecek kadar... Rahmetli nenem, anneannem kullanırdı kıynaşık kelimesini; "Kapıyı tam kapama, kıynaşık bırak" derlerdi. Kapı ve pencereler için söylerlerdi. "Olsun..." dedim, "Olsun... Senin adın 'Kıynaşık Fırın' olsun."

"Kıynaşık Fırın"ım benim depresyon ilacım, hayatıma bambaşka bir yön veren gurur abidem. İçinde kapalı açık pideler, lahmacunlar ve ekmekler yapmaya başladım. Tabii ki dilini anlamam, öğrenmem kolay olmadı. İlk başlarda kömür ve is yumağı olmuş ya da kurumuş taş olmuş hamurlar silsilesiyle uğraştım durdum. Sonra çevreye güzel kokular yayılmaya başladı. Pişen ekmeklerden komşularıma da hediye ediyordum. Bir komşum “ Müge satsana bunları, çok güzel yapıyorsun “ dediğinde, olur mu hiç öyle şey, ne satması dedim. O ısrar etti, ben ısrarla kabul etmedim. Benim ekmekçi olmamın nedeni ise yoğurt. Evet, bildiğimiz yoğurt. Hayatta en sevdiğim yiyecektir; onsuz bir sofra, öğün düşünemem. Çocuklarım da bana benzemiş, yoğurt denizinde yüzeriz tabiri caizse. Günde bir buçuk, iki kilo yeriz... Maddi sıkıntılarımız yoğurdu da vurunca ve haftalık bir tüketim kotası gelince benim kırmızı çizgim aşılmış oldu. Ve “Müge, bu ekmekleri satsana“ cümlesi sürekli kafamın içinde gezmeye başladı. Nasıl yapardım, nerede satardım, satabilir miydim?! Daha önceleri Urla Eski Tamirhane Binası Kadın Üretici Pazarını duymuştum. Gittim, gezdim baktım ki senin benim gibi bir yığın kadın. Başvuru şartlarını öğrendim. Bu arada son ana kadar düşüncelerimden, eşim dahil hiç kimseye bahsetmedim. Olur da vazgeçerim, başaramam korkusuyla... Eşime ilk kez söylediğimde bana “ böyle bir şey zor ve herkes ekmek yapabilir, düşündüğün gibi para kazanamazsın “ demişti. Ama benim ekmeklerim farklı olacaktı; temiz atalık unlar, her çeşit ekmeğin mayası kendi unundan, soğuk ve uzun fermantasyon, hiçbir şekilde makine kullanmadan, tamamen el üretimi ve "Kıynaşık Fırın"da pişen ekmekler. Açıkçası dürüst üretici ve temiz un konusunda ablama güveniyordum. Kendisi mesleki açıdan oldukça tanınmış bir Ziraat Mühendisi (Mine Pakkaner). Sayesinde Türkiye’nin dört bir yanından, nokta atışı tertemiz atalık unlara, kargo aracılığıyla ulaştım. Tam beş ayrı çeşit ekşi mayam oluştu. Ve bundan on dört yıl önce, 24 Aralık tarihinde, altı adet Kara Kılçık ekmeğiyle Urla Eski Tamirhane Kadın Üretici Pazarında ilk kez tezgahımı açtım. O günün bitiminde üç ekmekle eve geri döndüm. Bir çok açıdan üzgündüm. Ekmeklerin satışının tahmin ettiğim gibi olamayabileceği, iç dünyamda tam olarak törpüleyemediğim bazı egolarım gibi. Açıkçası, hayatın getirdiği bazı şeyleri sindirmem çok kolay olmadı. Bütün bunlara rağmen direndim, yılmadım. Bir karar aldığımda disiplinli ve inatçı olurum. Bana nasıl davranılmasını istiyorsam, karşımdaki insana öyle davranırım.Yaptığım işteki ciddiyet ve takıntılı derecedeki kuralcılığım karşı tarafta güven oluşturdu. Sordukları her soruya içtenlikle, dürüstçe ve bilinçli bir şekilde cevap verdim. Gittikçe sattığım ekmek sayısı arttı. Her ekmeği elde yaptığım için sipariş üzerine çalışmaya daha ağırlık verdim. Salı günleri akşam fermantasyonu başlatıyordum, Çarşamba bir tam gün hamur yoğurma, Perşembe ve Cuma buzdolabında fermantasyon süreci, Cuma akşamı pişirip, Cumartesi günü Urla Eski Tamirhane Kadın Üretici Pazarında teslimat. Urla Tamirhane Kadın Üretici Pazarına çok şey borçluyum Kıynaşık Fırın markasının oluşmasına vesile olduğu için... Ama artık Urla Tamirhane Binasında ekmek satışı yapmıyorum ne yazık ki… Çünkü bir zamanlar bütün üretici kadınlar Urla Tamirhane binasından çıkarıldı. Urla Meydanda, açık alanda satış yapmamız zorlanmıştı. Ben açık alanda gıda satışını doğru bulmadığım için, GİZ URLA adında organik zeytinyağı üreticisi Elif Hanımın mekanındayım artık. Sadece Cumartesi günleri… Altı ekmekle başladığım serüvenime şu an maksimum kapasitem 100 olarak devam ediyorum. 101. ekmeği yapmıyorum çünkü böyle bir şey mümkün değil. Tamamen beden gücüyle çalışıyorum. Aslında iyi ki pideci bana o pideyi yapmamış. İyi ki ben ona sinirlenip kendi fırınımı yapmışım.  Her şeyin bir nedeni oldugunu düşünüyorum. Hayatta herkesin başına her türlü şey  gelebilir; sağlıkla ilgili, maddi olanaklarla ilgili… Bir tek ölüme çare yok. Bu bilinen bir gerçek. Dediğim gibi benim hayatımı değiştiren kelime "yoğurt" oldu. Yoğurt kotaya bağlanınca, ben ekmekçi oldum. "Kıynaşık Fırın" için nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz ? Bugün çok ciddi bir müşteri kitlem var. "Kıynaşık Fırın" adı gerçekten iyi olarak biliniyor. Kıynaşık Fırın, bir marka oldu ve benim bebeğim; sıfırdan her şekilde sıfırdan, en dipten başlayarak yarattım bu markayı. Daha ne kadar bu işi yapabilirim bilmiyorum çünkü bedenen çalışıyorum. Yaşlarımız geriye gitmiyor. Ama bebeğimi, Kıynaşık Fırın markasını ortada bırakmaya hiç niyetim yok. Sanıyorum el verebilirim fakat bu el verme işi de önüme gelen herhangi birisine değil, çocuklarıma vermek olur. Onlar da arzu ederlerse bunu devam ettirebilirler. Ama daha uzun yıllar insanların benden kurtulacağını zannetmiyorum… Her şey insanlar için… Bir türlü kendini toparlayamayan, umutsuzluk içinde olan kadınlarımız olabilir. Hayatın her türlü zorluğuyla karşılaşmış olabilirler. Benim yaşadıklarım benim için gercekten çok zordu. Hazmetmem uzun süre aldı. Ama dediğim gibi bir anahtar kelime, bir şey, beni kendime getirmeye neden oldu. Umarım sıkıntı yaşayan bütün kadınlar bir şekilde o sıkıntıdan çıkacak motivasyon gücünü ya da itici gücü kendilerinde bulabilirler. Biz kadınlar gerçekten güçlüyüz; buna inanıyorum. Yere düştüğümüzde de bir avuç toprakla kalkmasını biliyoruz. Dolayısıyla, herkese kolaylıklar ve gönlünce, dilediklerince bir ömürleri olmasını diliyorum. Sağolasınız… Siz sağolun Müge Hanım... Sağolun, varolun. Bugün bizimle bu platformda açık yüreklilikle paylaştığınız bu güzel hikaye, eminim pek çok kadının yüreğinde umut ve sevgiyle mayalanacak, onların kendi ekmeklerini kazanması için cesaret ve ilham kaynağı olacak. Size ne kadar teşekkür etsek az... Sizin ve tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadın Emekçiler Günü kutlu olsun.

Dolores Giménez... Flamenko gibi derin, tutkulu ve binbir duyguyla dolu.

Dolores Giménez... Flamenko gibi derin, tutkulu ve binbir duyguyla dolu.

"Beni en çok heyecanlandıran şey, Flamenko aracılığıyla kadınları güçlendirmek".
Flamenko insan formuna bürünmüş olsa, bence Dolores Giménez olurdu.   Tatlı, zeki, cilveli, neşeli, tutkulu, güçlü, kadınsı, şefkatli, derinlikli, gizemli, sürprizli, gerekirse dramatik ve hüzünlü; tıpkı Flamenko gibi binbir duyguyla yüklü… İspanyolların ifade ettiği şekliyle, “O tam bir Flamenca!”   Onunla yaptığım bu röportaj için o kadar heyecanlandım ki, bir gece öncesinde uyuyamadım.   Kolay mı? Kendisi, nice şarkıcılar, gitaristler ve dansçılar yetiştirmiş Carmen Amaya Flamenko Okulunun kurucusu ve Madrid’in en eski Flamenko okulu olan Amor de Dios’un “Maestra”sı… Döneminin en büyük öğretmeni ve dansçısı Doña Concha Borrull'dan eğitim almış, Pansequito, La Marelu, Juan de la Vara, Pepe Habichuela, La Paquera de Jerez, Enrique de Melchor gibi önemli sanatçılar ve kendi deyimiyle, LA ISLA'dan gelen büyük şarkıcı CAMARON ile sahne paylaşma şerefine erişmiş ödüllü bir Flamenko sanatçısı… Bu sayfalara sığmayacak sayıda, dünya çapında ses getirmiş gösterilerin ve eserlerin yönetmen, dansçı ve koreografı... Kadınların güçlendirilmesini hedefleyen " Flamenkura" projesinin yaratıcısı… (Bunlar hakkında detaylı bilgi için buraya da tıklamayı unutmayın. ; ) Ama tüm bunlara rağmen, hayattaki iki büyük tutkum olan Flamenko ve kadınların güçlendirilmesine destek vermek için kurduğum Toprak Anası Deniz Kızı Platformunu bir araya getirecek bir röportaj için benimle görüşmeyi kabul edecek kadar mütevazi ve zarif bir kadın… Siz olsanız, uyuyabilir miydiniz?   Burada şimdi okuyacağınız röportajın dili belki biraz resmi gibi gelebilir, ama Amor De Dios ’daki sınıfında buluştuğumuz anda, çok eski bir arkadaşını yeniden görmüş gibi beni sevgiyle kucaklayan bu sıcacık kadınla kalpten kalbe müthiş bir bağ kurduk. 3-5 kelime İspanyolcamı, İtalyancam ve biraz da İngilizcemle birleştirerek kendisiyle yaptığım bu röportajda ona tüm sormak istediklerimi soramasam da, biz ortak aşkımız ve tutkumuz olan Flamenko sayesinde çok başka ortak bir dil bulduk. (Beni anlamaya çalışırken ki çabası ve sabrına hayran oldum, o ayrı… ;)   Çingene halkının tüm güzel özelliklerinin vücut bulmuş hali bu şahane kadınla yüz yüze tanışmak ve konuşmaktan o kadar mutlu oldum ki, onunla geçirdiğim 4 saat boyunca, şekerci dükkanında tüm şekerleri yemesine izin verilmiş küçücük bir kız gibiydim. Elbette bana bu şansı bahşettikleri için Yaradan’a sonsuz şükürlerimi, Sevgili Dolores Giménez ’e ise binlerce kez teşekkürlerimi sunuyorum...   O öğleden sonra ile ilgili daha sayfalarca yazı yazabilirim, ama sanırım siz beni anladınız. O yüzden lafı daha uzatmadan, işte karşınızda Tek ve Benzersiz, Güzeller Güzeli, Muhteşem Dolores Giménez... Dolores Giménez kimdir, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?   Ne güzel bir soru... Dolores Giménez, dans etmeyi çok seven ve bunu başarmış bir kız. Hayattaki tüm güzellikleri görmeyi seven bir insan…   Sanırım hayatımın temelinde bu var. İnsanların olumlu yönlerini görmeyi severim ve hayatı güzelleştirmeye çalışırım. Hayattaki her şeyden daima olumlu bir taraf çıkarırım.   Normalde insanlar benimle tanıştıklarında hep enerjimden, pozitifliğimden ve tatlılığımdan bahsederler. Bence hepimiz birazcık böyle olsaydık hayatımız ayçiçekleriyle dolu olurdu.   Bence iyi insanlar daha çoklar ama kötü olanların sesi daha çok çıkıyor. Flamenko hayatınıza nasıl girdi?   Daha annemin karnındayken bile flamenko her zaman hayatımdaydı, çünkü ben bir Çingeneyim. Flamenko tüm kutlamalarımızda yer alırdı. Flamenko hep oradaydı… Annemin bana anlattığına göre, 3 yaşındayken bir düğünde, nerede olduğumu bilmeden kaybolmuşum… Bir insan kalabalığı içinde ben dans ederken, herkes ellerini çırpıyor ve bana şarkı söylüyormuş. Daha profesyonel olarak dans ettiğimi ilk farkettiğimde 4 yaşındaydım. Dokuz yaşıma geldiğimde, dans ederken zaten artık çok daha rahattım. 13 yaşında Barselona'daki Tablao Cordobés'e katıldım. Gündüzleri okula, akşamları da Tablao'ya giderdim.Yani demek istediğim, Flamenko, en başından beri her zaman hayatımdaydı, hep de öyle olacak… Herkesin, özellikle de dünyanın başka ülkelerinden bakınca insanların kafasında kendine ait bir Flamenko imajı var. Kıpır kıpır gitar ritimleri, fırfırlı, puantiyeli elbiseler, kastanyetler ve baş döndürücü ayak hareketleri…   Yıllarını ve kendini bu dans türüne adamış bir sanatçı olarak bize Flamenko sanatının esasını anlatabilir misiniz? Flamenkonun özü oldukça geniştir çünkü herşeyden önce Flamenkonun birçok makamı vardır; yani en hüzünlü cante’lerden olan Siguiriya  ve Solea’lardan, Cádiz'in neşeli ve esprili Chirigotas’larına kadar geniş bir yelpazeye sahiptir. Tanım yapmak gerekirse, bana göre Flamenko safi duygudur. Bazı insanlar Flamenkoyu sadece neşe ve kahkaha olarak algılıyor, bazıları da tam tersine çok hüzünlü olduğunu düşünüyorlar… Flamenko bu duyguların hepsine sahiptir. Başka bir deyişle, Flamenkoyu güzel yapan şey, tüm bu duyguları içermesidir.
Flamenkonun dünyadaki genel imajının çok neşeli, tefli, puantiyeli vb. olduğu doğrudur; ancak bundan çok, çok daha derindir. Kuvvetli kelimesini kullanmayı sevmiyorum; Flamenko çok fazla dehaya ve mizaca, ama aynı zamanda çok fazla tatlılığa ve duyarlılığa da sahiptir. Kadınlar söz konusu olduğunda aynı zamanda çok da kadınsıdır çünkü dans ederken çok fazla kalça ve el hareketi kullanılır.   İşte Flamenko tüm bu özellikleri içinde barındırır… Kadınların güçlendirilmesi için geliştirdiğiniz çok özel bir projeniz var... Bize biraz “Flamenkura” projenizden bahsedebilir misiniz?   “Flamenkura” projesi çok spontane bir şekilde ortaya çıktı. Ders verirken sınıfımdaki insanların kendilerini çok rahat ve özgüvenli hissetmelerini sağlamaya çalışırım.   Bir gün öğrencilerimden biri gelip bana dedi ki, “Sınıfınıza tüm sorunlarımız, üzüntülerimiz ve hatta depresyonla geliyoruz ama siz bizi neşeyle dolduruyorsunuz, çok mutlu ayrılıyoruz. Neden bunun üzerinde biraz daha çalışmıyorsunuz? Çünkü farkında olmadan bizi içimizde bir dizi şeye teşvik ediyorsunuz… Bence sadece buna özel bir kurs açmalısınız.”   Ve sonra, sanırım 2018 yılıydı, mesleği gazeticilik olan bir öğrencim benden, Madrid'deki Google merkezinde düzenlenen Dünya Kadın Gazeteciler Toplantısı'nda kadınların güçlendirilmesi üzerine bir atölye çalışması yapmamı istedi. Ona bu atölyede ne yapmam gerektiğini sorduğumda, bana Flamenko dans derslerimde kendi öğrencilerimle yaptığım ve onlara anlattığım şeyleri aktarmamın yeterli olacağını söyledi.   Ben de, dünyanın dört bir yanından gelen tüm bu gazeteci kadınları güçlendirecek bir ders hazırlarken, bu kadınlara aktarabileceğim her şey için kendi içime bakmaya ve Flamenko müziğinin kayıtları üzerinde çalışmaya başladım. Daha önce de söylediğim gibi, Flamenko, en hüzünlüsünden en neşelisine kadar geniş bir yelpazeye sahip bir müzik türü olduğu için, bu müzik aracılığıyla ortaya çıkan duygular üzerinde yoğunlaştım.   Atölyeye Flamenko tangoları ile compás yaparak başladık. Ayak hareketlerini çalışırken, Merkezde çalışan insanları rahatsız etmeye başladık. Cesaretleri kırılan kızlar atölyeyi bitireceğimizi düşündüler. Ama ben onlara: "Merak etmeyin, şimdi çıplak ayakla dans ediyoruz, böylece Toprak Ana ile daha fazla temas halinde hissedebiliriz ve kollarımızla Yaradan ve evrenle bağlantı kurabiliriz" dedim. Bu atölye gerçekten çok güzel bir deneyimdi. "Flamenkura" işte böyle başladı…   Sonrasında bunu geliştirdim: Biz kadınların aşık olduğumuz andan hamile kaldığımız ana, çocuk sahibi olduğumuz andan, kendimizi yalnız ve anlaşılamamış hissettiğimiz, hayal kırıklığı yaşadığımız anlara kadar sahip olduğumuz tüm duygular üzerinde çalışmaya başladım.   Burada amaç kadınların kendilerini sevmeyi öğrenmeleriydi, çünkü biz kadınlar veya anneler olarak başkalarına çok şey sunarken, kendimize pek az şey sunuyoruz. Flamenkura egzersizleriyle yaptığım şey, kadınların öncelikle kendilerini sevmeyi öğrenmeleri… Çünkü kendinizi sevmeyi öğrendiğinizde, başkalarına sunacak çok daha fazla şeyiniz oluyor. Flamenkura 'nın temeli işte budur.   Tüm bunlar müzikle birleşince size müthiş bir özgüven sağlıyor. Kızlara hep söylediğim birşey var: Sokakta yürürken kendinizi biraz kötü hissettiğinizde, omuzlarını dik tut, göğsünü ger, dünyayı yen.   Müzik aracılığıyla çok güzel hisler yaşıyoruz. Ağladığımız da oluyor… Bu atölyeler sırasında, kızlarla grup oluşturduğum bir an var. Ben “korku” oluyorum ve sonra onlara "Ben korkuyum, yapamazsınız, ben korkuyum!" diye bağırarak yaklaşıyorum.  Onların da bana gelip, güçlü olduklarını, korkunun var olmadığını, korkudan daha güçlü olduklarını ve onu altedebileceklerini söylemeleri gerekiyor.   Başlangıçta bu onlar için çok zor oluyor, çünkü korkunun kendilerinden daha güçlü olduğuna inanıyorlar, ancak dersin sonunda buna isyan ediyor ve üstesinden gelmeyi başarıyorlar. En sonunda hepimiz bir çember oluşturuyor, elele tutuşuyor, bağırıyor, güçlendiğimizi ve korkunun gittiğini söylüyoruz. Metaforik olarak korku hayatımızdan çıkıp gidiyor. Gençlerle de projeler yapıyosunuz, Flamenko ile tanışan gençlerin hayatlarında neler değişiyor?   Asociación Cultural Flamenca Carmen Amaya 1995 yılında kurulduğunda, ana fikir risk altındaki gençlere ulaşmaktı. Çünkü en çok istediğimiz şey, bu gençlerin, sokaklarda yapmamaları gereken şeyleri yapmak yerine, kendilerini profesyonel olarak bu işe adayabilecek seviyede İspanyol kültürünü, Flamenko'yu tanımalarıydı. Bu okulu açmak hayatımda başıma gelen en güzel şeylerden biriydi.   Başlangıçta ne istedikleri konusunda çok net olmayan birçok genç vardı. Derslere geldiler, Flamenkoyu tanıdılar ve sonra kendilerine güvenmeye başladılar.   Flamenkonun onlara bir gelecek sağlaması için onları eğitmeye çalıştım. Öğrencilerime, "Ders almaya geliyorsunuz, çalışıyorsunuz. Ama tüm bunların yanı sıra Flamenko dünyasında profesyonel olma fırsatınız var; ileride benim burada yaptığımın aynısını yapabilir, hatta ben burada olmadığımda da çalışmalarıma devam edebilirsiniz...” dedim. Benimle küçüklükten başlayan ve derslere gelen pek çok kişi, şimdi dans öğretmeni ya da dünyanın dört bir yanına seyahat eden dansçılar oldu ki bu da hedeflerimden biriydi.   Bir Flamenko dansçısı olarak eğitim vermenin en güzel yanlarından biri de her türlü insanla ilgilenebilmem; ama ben her şeyden önce kızlar ve kadınlarla ilgileniyorum. Kızlar için istediğim, sadece evlenmeleri, çocuk sahibi olmaları ve evde kalmaları değil, onların herşeyden önce bir dansçı, bir sanatçı olabilmeleriydi. Kendinizi çok fazla adarsanız, bunu başarabilirsiniz; yani elbette sadece haftada iki gün ders almakla bu olmaz. Tıpkı bir atlet, bir sporcu gibi her gün en az 4-5 saat çalışmanız gerekir. İnsanların sahnede gördükleri 10 dakikadır, ama onun arkasında saatler olduğunu göremezler. Bu yüzden öğrencilerimizi kendilerini sürekli eğitmeleri, çalışmaya devam etmeleri için hep teşvik ettik, etmeye de devam ediyoruz.   Çünkü bir insanın sahip olduğu en iyi cephane zihninin iyi bir şekilde donatılmış olmasıdır; ne kadar çok çalışır, ne kadar çok bilgiye sahip olursanız kendinize o kadar çok güvence yaratırsınız. Bu nedenle velilere, Flamenko eğitimlerine paralel olarak okul ve üniversite eğitimlerine devam etmeleri için çocuklarını teşvik etmeleri konusunda tavsiyede bulunduk. Çünkü gerçekten bunu yapabilecek bir potansiyele sahiptiler. Ama başka bir işleri bile olsa, bunu bir serbest zaman aktivitesi olarak bile yapsalar, Flamenkoyu her zaman hayatlarında bir itici güç olarak görmelerini istiyorduk. Müziği ve her şeyden önce Flamenko müziğini anlamak ve anlatmaktan, bununla bir gelecek yaratmaktan daha güzel ne olabilir? Mümkün olduğunca bunu başardık. Şimdi aynı şekilde Amor De Dios çatısı altında çalışıyoruz… Burada yaşamlarını profesyonel olarak Flamenkoya adamak isteyen pek çok kız var.   Öğrenci profilimizde alım gücü ve ekonomik seviyesi oldukça yüksek gençler olabildiği gibi ekonomik seviyesi çok düşük ya da hiçbir imkânı olmayan insanlar da olabiliyor. Biz de aslında potansiyeli olan ama derslerin ücretini ödeyemeyen bu gençlere burs verdik. Vallecas'ta bulunduğumuz süre boyunca, paraları olmadığı için karşılayamadıkları bir dizi deneyimi, Flamenko sayesinde yaşayabilen insanlar oldu. Bizi gururlandıran şeylerden biri de bu; ekonomik kaynakları olmayan insanlar derslerimize gelebiliyor ve artık bir meslek, bir gelecek sahibi oluyorlar. Hala bizimle birlikte olanlar, bizden ders alanlar var çünkü daha önce de söylediğim gibi onları her zaman eğitimlerine devam etmeleri için teşvik ediyoruz. Henüz yeni yeni başlayan bir öğrenci olarak diyebilirim ki, Flamenkoyu gerçekten öğrenmeye başladığınızda inanılmaz bir derinliğe sahip olduğunu fark ediyorsunuz. Bu gerçekten çok güzel, ancak öğrenmeniz ve dikkate almanız gereken detayların miktarı bazen gözünüzü korkutabiliyor... Flamenko öğrenmeye kararlı birine ne tavsiye edersiniz?   Flamenko öğrenmeye karar veren bir kişiye ne tavsiye ederim? Bakalım… Bu soruya verilebilecek çok cevap var.   Her şeyden önce, ilk tavsiyem sakin olmak, yani bir kere çok rahat olmalısınız. Gerginlik ve telaşı bir kenara bırakın, acele etmeyin. İnsanlar sıklıkla bana flamenko ne kadar zamanda öğrenilir diye soruyorlar. Bunu bilemem; iki derste herşeyi çok iyi yapan ama iki günde unutan insanlar da var, çok zorlanan ama bir kez öğrenince unutmayanlar da…   Bir kere çok fazla “cante” (şarkı) dinleyin… Benim ve benim gibi pek çok insan için Flamenkonun temeli “cante”dir. Yani dans dersinize geliyorsunuz, iyi güzel, ama orada bitmiyor. Eve döndüğünüzde bol bol Flamenko şarkıları ve tüm farklı Flamenko tarzlarını dinleyin, gitarın keyfine varın, bol bol dans edin.... Çokça video izleyin, çünkü sizi zenginleştirecek ve besleyecek olan şey budur. Diyelim sınıfta “Alegría” ritminde dans ediyoruz, eve döndüğünüzde de Alegría ritimlerini dinlerseniz, yeniden dersime geldiğinizde onu çok daha iyi anlamış oluyorsunuz. Ama dinlemezseniz, her şeye yeniden başlamış gibi olursunuz.   1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-1-2 gibi bir dizi ölçüyü nüanslamanız gerektiği ve hangi zamanda olduğunuzu bilerek işaretlemeniz gerektiği doğrudur; bunlar size güvenli alanda tutar. Ama hepsinin önünde yine de “cante” gelir. En iyisi kendinizi müziğe ve “cante”ye kaptırmaktır; ama acele etmeden, duyumsayarak… Cante, Flamenko’ya ilahi bir şekilde ulaşmak için üzerinden geçmeniz gereken bir halı gibidir.     Yabancılarla çalışmayı çok seviyorum, özellikle de Japonlarla… Bence en iyi öğrenenler onlar çünkü hiç acele etmiyor ve çok soru soruyorlar. Bana bin kere soru sormalarını çok seviyorum: “Bu hareket nasıl yapılır? Tam olarak nerede giriş yapıyorsunuz? Bunun hissiyatı nasıl olmalı? Bu benim hoşuma gitti, bunu nasıl yaptınız?
  Söylemek istediğim şey, Flamenko kimsenin tekelinde değildir; bir İspanyol, Japon, Türk veya Meksikalı olabilirsiniz, hiç fark etmez… Yaradana şükür, derslerimde dünyanın her yerinden çeşitli insanlar var; İspanyol olmayıp, İspanyollardan daha iyi dans eden pek çok insan var. Bu nedenle öncelikle, iyi Flamenko yapabilmek için bir Çingene, Endülüslü ya da İspanyol olmanız gerektiği önyargısından kurtulmalısınız.   Flamenkoyu ya anlarsınız ya da anlamazsınız, ya seversiniz ya da sevmezsiniz, ya hissedersiniz ya da hissetmezsiniz… Hissettiğinizde damarlarınızda akar ve kimse bunu sizden alamaz, nereden olursanız olun… Sevdiğinizde ise sizi hayatınızın en derin yerine götürür. Flamenko budur. Kimsenin özel mülkü değildir. Müziktir ve müzik herkese aittir. Aynı zamanda bir insanlık mirasıdır, yani hepimize aittir.
Sevgili Dolores Giménez, bu güzel röportaj için size teşekkürlerimi ifade edecek kelime bulamıyorum.... Benim için unutulmaz ve paha biçilemez bir deneyim oldu. Yaşasın bizi birleştiren Flamenko aşkımız! Yaşasın Büyük Çingene Halkının ve Flamenko'nun Kraliçesi Dolores "Loli" Giménez! Ve her zaman söylediğiniz gibi.... Yaşasın dünyanın tüm Flamenca'ları!

43 yaşında ilmek ilmek yeniden örülen nadide bir hayatın hikayesi: Dilek Kalaycı

43 yaşında ilmek ilmek yeniden örülen nadide bir hayatın hikayesi: Dilek Kalaycı

Ördüğü her sepette direnen ve dönüşen güçlü bir kadının yüreği var... Efsanelerdeki gibi küllerinden yeni bir hayata doğan Kaknos Sepet
"Bu hayat benim. Yarısını başkaları için yaşadım.
Geriye ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum. Belki kırk yıl, belki bir gün... Geriye kalan hayat benim ve ben nasıl istiyorsam öyle geçecek. Ben bu gemiden mutlu ineceğim." - ('Nadide Hayat' filminden) Hepimiz, sadece başı ve sonu kesin olarak belli olan bir çerçevenin içine doğuyoruz... Bu çerçeveye de ömür diyoruz. Çerçevenin içini nasıl örersek, hayatımızı da işte öyle yaşıyoruz.  Bazen o çerçeve, ailemiz, çevremiz veya şartlarımız tarafından belirlenen motiflerle bize “hazır” sunuluyor. Diyorlar ki, “Bu motiflerin dışına çıkma. Deneme bile… Zaten yapamazsın.”  Kendimizi bulmak, bize ait motifler çıkarmak zaman istiyor. Bazen ömrün yarısı, bazen de tamamını alabiliyor… İpleri kendi elimize alacak gücü bulmak ne kadar zaman alırsa alsın, nefes aldığımız sürece, hiçbir zaman geç kalınmış değil bence. Şair Can Yücel’in de dediği gibi, “Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.”   İşte Dilek Kayacan, bir ömrün yarısı sayılabilecek bir yaşta, her şeye yeniden başlayıp, ömür çerçevesini yepyeni motiflerle örebilmiş nadide bir kadın. Hayatınızın hangi aşamasında olursanız olun, onun hikayesinden ilham alacağınıza, belki de kendi hayatınızdan benzer motifler bulacağınıza inanıyorum. Ben kendisine ve öyküsüne hayran oldum, sizin de öyle olacağınızı düşünüyorum. 
Sizi tanımayı çok istiyoruz; Dilek Kalaycı kimdir? Merhaba... 1967 yılında Manisa'da doğdum. İzmir’de büyüdüm, liseyi İzmir’de okudum. İzmir Kız Liseli olmak gururumdur. Liseden sonra, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim. Okurken eşimle tanıştım. Eşim bir askerdi ve Malatya'da görevliydi. Evlenerek yanına gittiğimde, planımız, Ankara'ya çıkacak bir tayinle geri dönerek, öğrenimime kaldığım yerden devam etmekti. O tayin asla çıkmadı ve böylelikle üniversite öğrenimim yarım kaldı. İki çocuk annesi ve evli bir kadın olarak, 2011 yılında resmen boşanana kadar hiç çalışmadım. Çünkü eşim ‘’Ya çalışma hayatı ya da evliliğimiz‘’ diyordu ve acı olan şu ki, ben hep evliliği seçtim. Ev kadınıydım ama sürekli okuyor, sorguluyor, yenilenmeye çalışıyordum. Asla klasik kalıpların içinde kalmadım. Çocukluğumdan beri doğaya, hayvanlara ve güzel olan her şeye aşık biriyim. Fotoğraf çekmeyi çok sevdim. El sanatlarına ilgim hep vardı. Zaman zaman çeşitli kurslara da gittim. Kendime ait kocaman bir iç dünyam oldu hep. O yıllar, içimdeki beni yok etmeme mücadelesiyle işte böylece geldi geçti. 2010 yılında eşimden ayrıldım. Çalkantılı bir dönemdi. Tam bu dönemde şehirlerarası bir seyahat sırasında çok büyük bir otobüs kazası geçirdim. Bu kazada hayatını kaybedenler oldu. Vücudumda ciddi bir hasar olmasa da, yüzümün sol yanındaki kemikler ve çenem kırıldı... Kaza anında tek düşünebildiğim, hayatımın böylece sona ereceği idi; içimden "Bitti, demek ki böyle oluyormuş..." dediğimi hatırlıyorum. Bu kaza, bende çok şey değiştirdi, sonrasında hayatımın geri kalanı için önemli bir tetikleyici oldu. O kazadan sonraki çok uzun, ağrılı ve zor geçen tedavi sürecinde, hayatın bu kadar kolay ellerimizin arasından kayıp gidivereceği bilincine vardım. Ve bir şeyi daha farkettim: O zamana kadar kendim için yaşamamıştım; hep öncelikler farklıydı... Ben çalışmayı da, üniversiteyi bitirmeyi de çok fazla isteyen bir insandım. Kaza sonrası ameliyata girerken yüzümün düzelmeme ihtimalini olduğunu söylediler. Kendi kendime dedim ki, "Eğer bir gün eski halime dönebilirsem, koşullarımın izin verdiği ölçüde, kendi istediğim şeylere de yer vereceğim hayatımda..."     Zor oldu, ama sonunda iyileştim. Bu dönemin akabinde, 2011 yılının Mayıs ayında, Ankara'daki bir arkadaşımdan bir iş teklifi aldım. Hayatımda ilk kez çalışmaya başladığımda 43 yaşındaydım. Henüz üniversitede okuyan iki kızım vardı. Arkadaşımın eşine ait bir fabrikada büro personeli oldum. Ankara’ya taşındım. Artık kendi evim ve bir işim vardı. Tüm sorumluluklar bana aitti. Önceden markete gittiğimde etiket okumak gibi bir alışkanlığım yoktu. Neye ihtiyacım varsa onu alırdım. Yeni hayatımda kısıtlı bütçemle küçük alışverişler yaparken fiyat etiketlerini titizlikle inceliyor olmak beni hiç mutsuz etmedi. Tersine, ben artık, kendi parasını kazanan, özgüvenli ve çok mutlu bir kadındım. Gereksiz tüketimi sevmeyen biri olarak, isteklerle ihtiyaçlarım arasında ayırım yapmayı ve bir denge kurmayı öğrendim. İşimin temelini oluşturan insan ilişkilerinde iyiydim ve böylelikle işimde de ilerledim. Bir süre sonra da Personel Müdürü oldum. Evlilik hayatımız boyunca ne zaman çalışmak istesem, "Hangi sıfatla çalışacaksın? Yapamazsın!" diyen eski eşimin sözlerini boşa çıkarırcasına, 6 Bölge Müdürü ve 5000 kişilik bir personelin koordinasyonunu artık ben sağlıyordum. Gelirim ve koşullarım giderek daha iyi duruma gelmişti. Yaşamımı bir nebze de olsa normale döndürdükten sonra, çıkan bir aftan yararlanarak yarım bıraktığım Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne geri döndüm. Hem iş, hem fakülte, hem de evi aynı anda yürütmeye başladım. Üniversitenin son yılında çok sevdiğim İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi ile tanıştığım gün, Farsça öğrenmeye karar verdim. Hemen gidip, İran Kültür Müsteşarlığı'nın dil kursuna kaydoldum. Farsça ile ilk tanışmam böyle oldu. O süreçte, merkezi yatay sistemle, üniversitemde Türk Dili bölümünden, Fars Dili ve Edebiyatı bölümüne geçiş yapabileceğimi öğrendim. Fars dilini akademik anlamda öğrenmek istediğim için hemen başvurumu yaptım. Bu okulumun uzaması demekti ama kızlarım bu konuda bana tam destek oldular. Bu işin bir başka güzel yönü ise aynı üniversitede bir başka bölümde Master yapan kızımla aynı dönemlerde okumaktı. Başvurum kabul edildiğinde mutluluktan çılgına döndüm. Sonrasında Fars Dili ve Edebiyatı bölümünü çok severek bitirdim. Fars kültürü ve edebiyatına aşkla bakan biri olarak, sanırım yaşadığım sürece Farsça hayatımın nefes borusu olarak kalacak... Çalıştığım şirket bir süre sonra ekonomik zorluklar yaşamaya başladı. Sürekli azalan eleman sayısı ve artan sorumluluklarla, şirket kapanana kadar yoğun bir şekilde çalışmaya devam ettim. Derken pandemi geldi çattı. Evlere kapandık. Zor bir süreçti ama ben onu da sevdim. İzmir'de yalnız yaşayan 80 yaşındaki Sevgili Annemi Ankara'ya gelmeye ikna edemediğim için, 2022 yılında ben onun yanına taşındım. Böylelikle yıllar sonra hem İzmir'e, hem de anne evine dönmüş oldum. Birbirimize çok benzemesek de, yeniden bir arada yaşamayı öğrendik. Benim için onunla geçirdiğim her gün çok, ama çok kıymetli. Mutluyum... “Kaknos Sepet” nasıl doğdu? İzmir’de çok Roman vardır ve bilirsiniz sepetçilik de bir anlamda adı onlarla anılan bir el sanatıdır. Denk geldiğimde izler ve hayran olmaktan alıkoyamazdım kendimi. Pandemi döneminde, çok sevip, ilgilenmeye fırsat bulamadığım sepetçiliği kendi çabalarımla öğrendim. Ağaç dalları, çeşitli lif ve yapraklarla örülür geleneksel sepet. Modern yaşam içinde, şehirlerde çok mümkün olmuyor bu malzemeye ulaşmak. Ben Güneydoğu Asya’da yetişen ve bizim ithal ederek ulaşabildiğimiz rattanı seçtim çalışmak için. Plastik ve türevlerinin yaşamın her alanını işgal ettiği günümüzde doğa dostu, sürdürülebilir bir malzeme kullanıyor olmak beni ayrıca çok mutlu ediyor. Çünkü gelecek nesillere olabildiğince yaşanır bir dünya bırakma sorumluluğumuz var. Ve başka bir Dünya yok elimizde. Önce kızlarıma ve arkadaşlarıma hediye ettim çalışmalarımı. Bu arada aralıksız öğreniyor ve uyku saatleri dışında sürekli sepetler örüyordum. Tepsiler, avizeler, düzenleyiciler, dekoratif objeler… Bitirdiğim her çalışmanın ardından ‘ ’Bunu ben yaptım!’ ’ deyip mutlulukla izlerdim dakikalar boyu. Ben böyle büyük bir aşkla sepetlerimi üretirken bir gün bir arkadaşım, ‘’Bunları başkaları da mutlaka görmeli, ne yaptığını insanlara göstermeli ve hatta satmalısın...’’ dedi. Böylece Kaknos Sepet doğdu. Bu arada Kaknos, (İranlılar Kaknus diye telaffuz ederler) Fars mitolojisinde küllerinden yeniden doğan ve bu anlamda öyküsü efsanevi Simurg’a benzeyen bir kuşun adıdır.
Ben de evimin bir odasını atölye haline getirdim. Uyanık olduğum sürenin büyük bir kısmı bu atölyede geçiyor. Etrafımda irili ufaklı bir sürü sepeti izlerken, fonda müziğim hiç eksik olmaz. Kitap okumayı da çok sevdiğim için kimi zaman çalışırken, ifade doğru mu olur bilmiyorum ama, beni zihinsel anlamda çok zorlamayan kitapları sesli dinlerim. Bir e-ticaret sitem var. Bu kanalla satışını yapıyorum ürünlerimin... İleriye dönük hedeflerim, ürünlerimi daha çok tanıtabilmek ve hatta yurt dışına açılabilmek. Aynı zamanda öğrenciler de yetiştiriyorum ve bundan da müthiş keyif alıyorum. Çekingen bakışlarla rattan malzemeyi eline alan insanlar, ellerinde kendi yaptıkları sepetlerle atölyeden ayrılırken gözlerindeki mutluluğu görmek hoşuma gidiyor. İşte beni sizlere getiren hikayem böyle... Bir ömrün tam ortası sayılabilecek bir yaşta, ilmek ilmek yepyeni bir hayat örmüşsünüz kendinize; hem de üst üste gelen tüm olumsuzluklara rağmen... Bu gücü nasıl buldunuz kendinizde? Kadın gücü denen bir şey var. Buna yürekten inanıyorum. Ve koşullar olumsuzlaştıkça bu gücün ortaya çıkma olasılığı artıyor. Benim yaşamım da buna örnek aslında. Kendimi hiç güçsüz ve aciz görmedim. Bana o kadar çok inandım ki, kendime ayıp etmemek için belki de, çok sağlam durmaya gayret ettim hep. Kadın direnebilirse, istediği her şeyi başarabiliyor. Geriye dönüp bakınca, sadece koşulları ve insanları sebep olarak görmüyorum. İnsanın kendini bulması zaman alıyor. Benim de kendim olmayı öğrenmem zaman aldı. Doğruları bulduğunuzda, o doğrulara sahip çıkabildiğinizde yaşamın renkleri değişmeye başlıyor. Risk almayı göze alabilmek lazım çünkü insan kendini gerçekleştiremediğinde mutsuz oluyor. Kendinize inanmazsanız, kimsenin size inanmasını beklemeyin. Ben üretmenin verdiği güç ve güzellikle sürdürüyorum hayatımı. İnsan üreterek, varolduğunu iliklerine dek hissediyor. Ne diyeyim, üreterek nefes aldığımız, resimli, şiirli, müzikli ve onurlu yaşamlarımız olsun. Hiç şüphesiz, sizin hikayeniz, kendi nadide hayatını arayan pek çok kadına ilham verecek... Hikayenizi büyük bir açık yüreklilik ve mütevazilikle bizlerle paylaştığınız için onlar ve kendi adıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ve evet... "O gemi"den hepimiz mutlu ineceğiz... :)

"Az gidilen yol"dan giden bir modern zaman yolcusu: Meryem Ayvataş

"Az gidilen yol"dan giden bir modern zaman yolcusu: Meryem Ayvataş

Bir yol ayrımından, kendi ayak izlerini oluşturan bir yolculuğa, ofis hayatından ahşap oymacılığına geçişin hikayesi... WoodartbyAyvataş “Sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum,
İkisinden birden gidemediğim ve Yoldaki tek yolcu olduğum için üzgün, Uzun uzun baktım görene kadar Otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri, o birinci yolun
Sonra öbürüne gittim, o kadar iyiydi o da,
Belki ot basmış ve aşınmamış olduğundan
Gidilmeye daha çok hakkı vardı; Oysa ordan gelip geçenler iki yolu da
Hemen hemen aynı ölçüde aşındırmıştı
Ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi
Hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde,
Ah, başka bir güne sakladım ben yolların ilkini!
Ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini,
Merak ettim hiç geri gelecek miyim diye İç geçirerek anlatacağım bunu ben,
Nice yaşlar, nice çağlar sonra bir yerde:
Bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
Ben gittim daha az geçilmişinden,
Ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.” ‘Gidilmeyen Yol’ - Robert Frost
Yaşam, en yalın haliyle, başı ve sonu belli olan bir yolculuk, bir yolda olma hali. Ama asıl mesele, o yolculukta hangi yolları seçtiğimizde… Burada esas olan, sonu nereye varırsa varsın, “kendi seçtiğin” yolda olmanın, yolcu olmanın tadını çıkarmak... Yaşam denen yolculuğun en güzel kısmı bu bence.
İşte tıpkı yukarıda okuduğunuz şiirdeki yolcu gibi, meslek hayatının bir döneminde bir yol ayrımına geldi Meryem Ayvataş da… Ve cesur bir seçim yaptı. Üzerinde fazla ayak izi olmayan, sadece kendi bastığı yerden emin olabileceği o “az gidilen yol”u tercih etti...
Siz de yeni yollar arayışında veya bir yol ayrımındaysanız (ya da çoktan yola çıktıysanız) Meryem’in “keşke”leri yok denecek kadar az, duru ve keyifli yolculuğunun hikayesini aklınızda bulundurun diyorum... Belki yolda lazım olur ;) Dilerseniz, sizi tanımakla başlayalım; Meryem Ayvataş kimdir? Merhaba… 44 yaşındayım, aslen Sivaslıyız. Ben İstanbul'da doğdum, büyüdüm. Pandemi öncesi 10 yıldır endüstri mekanik işler yapan bir firmada çalışıyordum. Ofis hayatını bırakmam çok tesadüfi olarak pandeminin başına denk geldi. Kurumsal hayat beni çok mutsuz etmeye başlamıştı.
Ciddi işlerden de çok sıkılınca, iletişim halinde olduğum firmalara “Ben işi bırakıyorum, emekliliği bekleyemiyorum, marangoz olacağım. Hoşçakalın…” yazarak mail attım. 10 yıldır hobi olarak yaptığım ahşap oymacılığını profesyonel işim yapmaya karar verdim. “WoodartbyAyvataş” nasıl doğdu?
Çocukluğumda TRT’de türküler eşliğinde oyma yapan amcaların belgesellerini hiç kaçırmazdım. Kendimi orada oyma yaparken hayal ederdim. İlkokulda öğretmenimden duyduğum Pinokyo hikayesi ile birlikte kukla yapmak benim için büyük bir hayale dönüşmüştü. Yine gençlik yıllarımda TRT’de bir program vardı. İsmini hatırlamıyorum ama programa katılıp bir arkadaşına sürpriz kukla yapıyordun. Büyük hayranlıkla izlerdim o programı, o günlerde iyice kafama takmıştım. Ve sonunda ilk kuklamı yaptığımda, ahşabın kokusunu kanıma girdiğinde, anladım ki ahşap hep hayatımda olmalıydı. Vazgeçilmez bir koku, her ahşabın dokusu çok farklı; tamamen sürpriz, ne çıkacağını bilmiyorsun. Her parçanın bir ruhu var. Üç arkadaş hali hazırda kullandığımız bir atölyemiz vardı aslında ama pandemi başında kapatmıştık. Kurumsal hayata tahammülüm kalmadığı noktada "Artık zamanı geldi!" deyip, Balkonum ve bahçem müsait olduğu için evimde bir atölye kurdum. Şu an çalışmalarıma evden devam ediyorum. Açıyorum türküleri, bazen ben de eşlik ediyorum... Oymamı yapıyorum.

Paylaşımlarınızdan gözlemleyebildiğim kadarıyla, sürdürülebilirlik ve doğanın korunması ile ilgili çok özenlisiniz, biraz bundan da bahsedebilir misiniz?
Sürdürülebilir yaşam ve doğayı korumak benim için çok önemli. İstanbul’da bir mahallede yaşıyorum. Bahçeli evlerde büyüdüm. Annem ve babam her zaman sebze, meyve ve çiçek yetiştirdiler. Tohum nasıl alınır, ekilir, büyütülür az çok bilerek yetiştim.
Hazır gıdaya her zaman karşı olduk. Sirke, yoğurt, peynir, salça, soslar, reçeller vb. evde yapılabilecek her şeyi annem ile birlikte yaparak bizler de öğrendik. Yapmaya da devam ediyoruz… 60 m 2 bahçem var. Perma kültür eğitimi aldım. Son dönemlerde aldığım en güzel eğitimlerdendi. Buna ek olarak, Bokashi kompost eğitimi de aldım. Apartman dairelerinde de yapılabilecek, mutfak atıklarımızı verimli hale getirebileceğimiz çok önemli bir uygulama bu, bir gün zorunlu hale gelmesini umuyorum. Mutfakta çöp çıkartmamaktan çok mutluyum, üstelik böylelikle toprağımı da besliyorum. Dönemsel sebzeler, aromatik bitkiler ve çiçekler yetiştiriyorum. Benden ürün alan kişilere bahçemde çoğalttığım kadife çiçeği ve fesleğen tohumları gönderiyorum. Tohumları da dağıtmış ve paylaşmış oluyorum.
Atölye çalışmalarınız var, nasıl başladı, nasıl devam ediyor ve neler üretiyorsunuz? Ahşap oymacılığı serüvenine birlikte başladığımız, yaklaşık 10 yıllık arkadaşım Birce Keser ve bana atölye dersleri için çok fazla talep gelince, birlikte atölye çalışmaları yapmaya verdik. Katılımcılarımıza, cüceler, mantar ve Kızılderili gibi farklı küçük figürler çalıştırıyoruz. Katılımcılar başta "Nasıl yapacağız, edeceğiz, bizim hiç yeteneğimiz yok..." derken, atölye sonunda bir ürün çıkardıklarında, yüzlerinde beliren o gülümseme bizi de çok mutlu ediyor. Atölye çalışmalarımıza gösterilen ilgi çok güzel; dersler çok keyifli geçiyor; yeni insanlar tanımak, onlara ahşap oymacılığını anlatmak heyecan verici. Birce'nin ayrı ayrı güzel işleri var, ben de ayrı çalışıyorum ama birlikte daha değişik çalışmalarımız da olacak. Tüm bunlara ek olarak, figürler, özel sipariş takılar ve ev dekorasyon ürünleri de çalışıyorum. “WoodartbyAyvataş” için geleceğe dair planlarınız nedir? Markamı yurt içi ve yurt dışında tanıtmak istiyorum. Kendimi geliştirmeye ve çalışmaya devam. Ahşap oymacılığı, sonu olmayan ve zor bir iş, çooook çalışmak lazım. Arkadaşım Birce ile yeniden bir atölye açma hedefimiz var. Sonrasında, doğa ile iç içe bir ev, biraz toprak ve atölye istiyorum. Şair Robert Frost'un "Gidilmeyen Yol" şiirinde bahsettiği gibi, yaşamınızda bir yol ayrımına gelip, bir karar vermiş, "az geçilmiş o yol"u seçerek bambaşka bir yolculuğa çıkmışsınız... Yolculuğunuz nasıl devam ediyor, "keşke"leriniz, "ama"larınız, "acaba"larınız var mı? Özel hayatımda ve iş hayatımda edindiğim tecrübelere bakarak kendime bir söz verdim: Mutlu olmadığın hiçbir yerde durmayacaksın. İş hayatında çok mutsuzdum ve psikolojik olarak yorgun hissediyor, işe gitmek istemiyordum. Tabii işin maddi tarafı düşündürdü, en çok zorlandığım nokta bu oldu karar verirken… Bir gelirim var, ahşap oymacılıktan ne kazanıp, ne kazanmayacağım belli değil. Ama sonra şu soruyla yola çıktım: Bir kazak mı? Beş kazak mı? Bunun üzerinden düşündüm yani… Beni ne mutlu edecek ? “Hayatımda ne olur veya olmazsa mutlu olurum?”la yola çıktım. Minimal hayatın beni daha mutlu edeceğine karar verdim. Tabii ki "keşke"lerim var: Keşke daha önce profesyonel olarak ahşap oymacılığa geçseymişim diyorum, daha önce bıraksaymışım diyorum kurumsal hayattaki işimi… Ama hiçbir şey için geç kalınmış değildir, hala sağlığım elverdiğince önümde güzel yollar olacağını ümit ediyorum. Ayrıca işi bıraktığım için bir saniye bile pişmanlık duymadım şimdiye kadar; gerçekten daha pozitif düşünüyorum, daha eğlenceli bir insan oldum, yani kendime vakit ayırabiliyorum. Bu da beni mutlu ediyor, bir yere bağlı kalmamak güzel bir duygu… Manevi olarak, ahşap oyarken, her zaman kendimi çok huzurlu hissediyor ve başka diyarlarda buluyorum. Üretmek de bana aşırı keyif veriyor zaten, yeni bir şeyler ortaya çıkarmak…
Kendi deneyimimden yola çıkarak, denemek istediğiniz her şeyi deneyin diyorum… Ben öyle yapıyorum. Sonunda başaramayabilirim hiç önemli değil ama denemeden neye yeteneğimiz olduğunu hiç bilemeyiz. Deneyerek bulabiliyoruz yeteneklerimizi... Herkesin illa ki bir şeye yeteneği vardır ve bence herkes bir hobi edinmeli. Yazı yazabilirsiniz, resim yapabilirsiniz, müzikle uğraşabilirsiniz. Bir şeylerle uğraşmak, bir hobi edinmek gerçekten güzel… İnsanın yolunun nereye evrileceği hiç belli olmuyor, bir gün bir yerlerde lazım olur edindiğimiz hobiler diye düşünüyorum. O yüzden denemekten asla vazgeçmeyin… Ürettiklerinize ve atölye çalışmalarınıza bakarak, sizi uzun süredir takip eden herkes gibi, bu yolcuğun sizin için çok verimli ve ödüllendirici olacağına tüm kalbimle inanıyor ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Fındık bahçesindeki minik bir kızın düşlerinden, zehirsiz üretim yapan bilge bir kadın girişimciye

Fındık bahçesindeki minik bir kızın düşlerinden, zehirsiz üretim yapan bilge bir kadın girişimciye

Gola Atölye’nin kurucusu Azize Demirhan , kadim reçeteler ile ‘sürdürülebilir bir yaşam döngüsü için doğa dostu ve yavaş üretimler’ yapıyor. Bana göre, o, yel değirmenlerine karşı savaşan bir düşperest ama uğrunda çaba gösterdiği “başka türlü bir dünya” bir düş değil... İçinde yaşadığımız dünyanın giderek küresel bir kabusa dönüşmesini engelleyebilmek için, olması, oldurulması gereken. Hepimiz, temiz bir dünya için aşağı yukarı aynı hayalleri paylaşıyor, çoğumuz ise alışkanlıklarımızı değiştirmekte pek yavaş kalıyoruz. Aslında ne yapmamız gerektiğini içten içe biliyor olsak da, sözlerin ötesine geçemiyoruz. Azize gibi temiz üretim yapanlara destek olmamız gereken zaman aslında dündü belki, ama hala bir fırsatımız var. O ve onun gibi üreticiler, ümitle, yılmadan, tüketim şekillerimizi dönüştürecek üretim yöntemleri için hala çabalıyorsa, bize de onların çabasına katılmak düşer.

Dilerseniz, hikayeye en başından başlayalım; Azize Demirhan kimdir? Azize Demirhan 37 yaşında ve 6 yıldır İzmir’de yaşayan bir Karadenizli. Bir çocuk büyütürken, bir taraftan da ekolojik temizlik ve bakım ürünleri üreten, zehirsiz temizlik alışkanlığının yaygınlaşması için çalışmalar yürüten bir iletişimci.
Trabzon’da dünyaya geldim. Evimiz şehir merkezindeydi fakat bazen de köye babaannem ve dedemin yanına gider onlarla kalırdım. O zamanların köy hayatı sade, basit ve doğayla uyum içindeydi. Şimdinin aksine çok az ev vardı ve evler tipik Karadeniz mimarisiydi. Her evin altında bir ahır ve hemen her hanenin hayvanları vardı. Fındık bahçelerinin yanı sıra tütün tarlaları ve tütünlerin dizildiği damlar vardı. Henüz asfalt yolun köyümüze girmediği 80’li yıllarda, köy dolmuşu, sabah ve akşam olmak üzere günde sadece iki kez çalışırdı. Aslında şimdi anlıyorum ki, şehir merkezine çok yakın olan köyümüzü şehirden çok ama çok uzaklarda sanırdım. Annem bazen küçük kardeşimle çarşıdaki yani şehirdeki evimizdeydi, babamsa Suudi Arabistan’a çalışmaya gitmişti. Ulaşımın ve iletişimin kısıtlı olduğu bu dönemde şehirle bağlantı kurmak inanılmaz bir şeydi benim için.
Fındık bahçelerinin içinde yabani dağ çilekleri toplamak, köy çeşmesinden su almak, babaannemin alacalı fasulyeleriyle evcilik oynamak, yabani böğürtlenler toplayıp kendi şerbetimi yapıp içmek, fındık ağaçlarının dibinde boy veren çuha çiçeklerini durup izlemek yalnızlığımı gideren en güzel şeylerdi. Yavaş ve sıkıcı gelse de, şimdi rüyalarımı süsleyen o günleri, her yaz koşa koşa gittiğim köyümde yaşadım. Yaprakların ve çinko damın üstüne pıtır pıtır yağan yağmurun sesini dinlemek, yayık vuran babaannemi izlemek, sırtımızda sepetimizle ineklerimiz için dedemle sonbaharda kuru yaprak toplamaya gidişimiz… Hafızamda yer eden daha sayamayacağım bir sürü güzel anı .… Bu nedenle toprağa, suya, ağaca kısacası doğaya hep sevgiyle ve duyarlılıkla bağlı oldum. Köy yaşamı 80'li yıllardaki göç dalgasıyla bizim de büyükşehire göçmemizle birlikte kesintiye uğradı. Artık sadece yazın bir ay gidip görebiliyordum köyümü. Tabii ki bu benim için üzücü bir kırılma noktası oldu. Derken eğitim hayatı başladı. Liseyi bitirene kadar Bursa’da kaldık. Üniversiteyi kazandığım yıl tekrar Trabzon’a taşındık. Üniversiteyi Erzurum Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Tv Sinema bölümünde tamamladım. Sonra Trabzon’a dönüş ve iş hayatı başladı. Birkaç yıl bir firmada yönetici asistanlığı yaptıktan sonra, evlilik ve çocuk derken iş hayatına ara verdim. Bu süreçte Rize’de yaşadım. Yaylaları gezdik, denize gittik, müzik yaptık… Çok güzel yıllardı. Derken İzmir’e taşınmaya karar verdik, halen de İzmir’de yaşıyoruz.
İzmir, benim için ekolojik bilincin oluştuğu bir süreç oldu diyebilirim. Daha önce belirttiğim gibi doğaya karşı hep duyarlı biriydim ama teorik anlamda okumalar yaptığım üretime katkı sunabileceğim bir pozisyonu bu süreçte edindim diyebilirim.
İzmir’de kızımın da eğitim aldığı Başka Bir Okul Mümkün Koopertatifi Renkli Orman Okulu ’nun ev sahipliği yaptığı, Sümeyra Uğur ve Seçil Acar’ın yürüttüğü “Temizlik Algısına Bütüncül Bakış ve Uygulama Atölyesi” düzenlenmişti. Bu atölyeye katıldım. Burada karbon ayak izimiz, temizlik ve tüketim alışkanlıklarımız üzerine faydalı bir sohbet gerçekleştirdik; doğal malzemelerle yaşam alanları ve bedenimiz için zehirsiz temizlik ürünleri yapmayı öğrendik. Bu atölye benim için başlangıç noktası oldu. Yediğimiz ve içtiğimiz ürünlerde doğallık arıyorken, temizlik için endüstriyel ürünler kullanmanın büyük bir handikap olduğunun bilincine vardım. Edindiğim bilgileri hemen yakın çevremle paylaşmaya başladım. Üç yıldır da evimde kullandığım tüm temizlik ve bakım ürünlerimi kendim üretiyorum. Konuyla ilgili kaynaklar araştırıyor ve okuyorum. İşin kimyasına girince, bunun derya deniz bir alan olduğunu fark ettim. Geçtiğimiz günlerde de Mikrobiyoloji ve Parazitoloji uzmanı Dr. Şerife Akküçük’ten aldığım “Doğal Kozmetik Yapımı” eğitimini tamamlandım. Artık sertifikalı bir üreticiyim diyebilirim. “Gola Atölye” nasıl doğdu? Ben dünyayı kendimden, yani vücudumdan farklı görmüyorum. Nasıl ki vücudumuzun kaldırabileceği yük sınırlıysa, dünyanın da kaldırabileceği yükün bir sınırı vardır. Dünyanın sınırlı kaynakları üzerinden sınırsız ‘ihtiyaçlar’ dayatması, kapitalizmin temel propagandalarından biridir. Dolayısıyla bireysel hayatlarımızda tüketim alışkanlıklarımızı doğa lehine gözden geçirmek, değiştirip dönüştürmek çok önemli olsa da problemin asıl kaynağı olan kapitalist üretim biçiminin topyekûn değişmesi gerekmektedir. Belki de benden, evinizde plastik ambalaj tüketmeyin, cam kullanın, hazır kozmetik almayın, temizlik ürünlerinizi kendiniz yapın, bisiklete binin gibi çoğaltabileceğim sınırsız tavsiye bekliyor olabilirsiniz... Ki zaten bunu yapan binlerce insan da var aslında. Bu ve benzer örnekleri yaşam tarzı olarak yıllardır uyguluyorum. Kişisel çözüm bu olabilir ama dünyanın ihtiyacı olan şey tam olarak bu değil. Ben, bir tişört için tonlarca suyun harcanıp kirletildiğinin bilincinde olarak, gereksiz alışveriş yapmıyorum... Fakat dünyanın en nadide köylerinin arazileri üzerinde tek kullanımlık kıyafetler üreten moda devlerinin üretimi azılı bir şekilde devam ediyor. Yahut enerji ihtiyacı diye ya da altın diye ülkemizin en güzel dağları, tarım arazileri, akarsuları yok ediliyor. Gerçek şu: Dünyada sermaye birikimini elinde bulunduran belli başlı devletler ve onlara benzemek isteyen diğer devletlerin aşırı kar hırsı yüzünden bu güzelim gezegenin kaynakları yok edildi ve edilmeye devam ediliyor. Bunun için sadece doğanın kaynakları mı yok edilen? Kapitalizmin ihtiyacı olan yeryüzü kaynaklarının sömürülmesi için de türlü gerekçelerle savaşlar çıkarılıp insanlar da yok ediliyor. Gerçekçi olmak zorundayız. Hayalimizdeki temiz dünya için evlerimizi zehirsiz ürünlerden, ruhumuzu zehirleyen alışveriş çılgınlığından kurtulmak ne kadar önemliyse de. tüm dünyayı zehirleyen bu kapitalist sistemin yıkılması elzemdir. Yerküremiz ve üzerinde yaşayan tüm canlılar için tahayyül ettiğimiz temiz bir hayatı karşılayabilecek olan tek sistemin sosyalizm olduğunu biliyorum. Dolayısıyla, Gola Atölye olarak ‘sürdürülebilir bir yaşam döngüsü için doğa dostu ve yavaş üretimler’ mottosunun altında yatan temel itki de budur. “Sürdürülebilir bir yaşam döngüsü için yavaş ve doğa dostu üretimler”den bahsettiniz. Pandeminin de etkisiyle, sürdürülebilirliğin önemini yeni yeni kavramakta olan bir toplum olarak, bizlere neler önerirsiniz? Nereden başlayabiliriz? Zehirsiz temizliği bütüncül bir bakışla ele alırsak önemini daha iyi kavrayabiliriz. Çünkü bedenimizi zehirleyen endüstriyel temizlik ve bakım ürünleri aynı zamanda toprağı ve suları da zehirliyor. Temiz gıda ve temiz su beklentisi içerisinde olmak temizlik alışkanlıklarımızı da değiştirmeyi gerektiriyor. Bu topraklarda hala eskilerin kadim bilgileri yaşamaya devam ediyor eğer bir yerden başlamak gerekiyorsa; zaman ayırmak ve iştahımızı kabartan tüketim tuzaklarından uzak durmak, doğal ve temiz üretime yönelmek gerekiyor. Üretimleri kendimiz yapabilmekle beraber toplumsal anlamda bir değişimi daha da mümkün kılmak istiyorsak, bu çalışmaların yerel ve merkezi yönetimler tarafından da desteklenmesi gerekir ve bunu talep etmeliyiz. Hem ucuz hem de ulaşılabilir olan doğal malzemeler ile kendi temizlik ürünlerimizi evde üretebiliriz. Doğal ve temiz yollarla üretim yapan küçük üreticileri, ekolojik pazarları destekleyebilir ihtiyaçlarımızı onlardan temin edebiliriz. "Zirai ilaç kullanmazsak millet aç kalır" yalanına kanmamalıyız. Atalık tohuma sahip çıkmalı ve zirai ilaç kullanımını tamamen bırakmalıyız. Evde ve işyerinde, su ve elektrik tüketiminde tasarruf yoluna gitmeliyiz. Satın almadan önce bunun elzem bir ihtiyaç olup olmadığını durup düşünmeliyiz. Eşyalarımızı takas edebiliriz. Ve en önemlisi, çöpümüze sahip çıkmalıyız. Yeryüzü bizim çöplüğümüz değil, evimiz. “Gola Atölye” için geleceğe dair planlarınız nedir? Kaynakların sınırlı olduğunun bilincinde olarak, kendi emeğimle kendimi geçindirebilecek kadar üretim yapıyorum. "Gola Atölye" için hayalim, atölyemi insanların kendilerini iyi hissedeceği, katılım gösterip birlikte temiz bir dünya için üretimler gerçekleştirebileceğimiz bir yer haline dönüştürmek... Özellikle çocuklarla çalışmak, onlarda ekolojik bilincin oluşmasını sağlayacak okumalar ve aktiviteler yapabilmeyi istiyorum. Yetişkinlerle, yine temizlik algısının değişmesine yönelik aktivite ve üretimler yapabilmeyi çok istiyorum. Belki de yerel yönetimler aracılığı ile köy köy mahalle mahalle dolaşıp temizliğin zehirli malzemelerle olmadığını artık özümüze dönmenin gerekliliğini anlatacak çalışmalar yapmak gereklidir.

Konunun odağına dönecek olursak, beden sağlığımız için nasıl ki yediğimiz içtiğimize özen gösteriyorsak ve temiz gıdaya ulaşmak hakkımız ise, yerküremiz de aynı özeni fazlasıyla hak ediyor. Temiz bir dünyayı birlikte inşa edebilme umudu ile teşekkür ederim... Umudu taze tuttuğunuz, bunun için çabaladığınız, son derece içten bir anlatımla güzel hikayenizi bizlerle paylaştığınız için ben teşekkür ederim. Varlığınız içimizde bahar dalları açtırıyor...

Kır çiçekleri gibi, binbir renkli, taptaze, naif ama asi... Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi

Kır çiçekleri gibi, binbir renkli, taptaze, naif ama asi... Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi

Hakkari'nin üreten kadınları için yepyeni bir ekonomik modelin tohumlarını ekiyorlar ... Sizlere bu bahar, kır çiçeklerinin kokusunu taşıyan, taptaze umutlarla yoğurulmuş bir hikayeyi aktarmaktan mutluluk duyuyorum. "Hayat sana limon veriyorsa, limonata yap."
Hemen herkes bu deyişi ömründe en az bir kere duymuştur diye tahmin ediyorum. Hikayesini aktarmaktan onur duyduğum bu kadınlara, hayat, çetin doğa şartlarında, benzeri başka yerde olmayan binbir çeşit çiçek ve derlemesi türlü zahmet gerektiren eşşiz ballar vermiş... Onlar bunları alıp, yörelerindeki kadınları kalkındıracak iş kolları yaratmaya çalışırken sadece doğaya değil, toplumsal ön yargılara karşı da mücadele vermişler. Ve böylelikle, tanık oldukça, daha adil ve katılımcı bir toplum düzenine dair umutlarımıza çiçek açtıran "Kadınsan yaparsın" hikayelerinden birinin kahramanları olmuşlar. Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi ’nin hikayesi nasıl başladı? Hikayemiz bundan altı yıl önce başladı… Yöremizdeki ve daha çok kırsaldaki farklı yeteneklere sahip, ev eksenli üretim yapan kadınlarımıza ulaşarak, onları bilinçlendirip, güçlendirmeyi ve böylelikle, ekonomik ve sosyal refah seviyeyi artıracak ortak bir kapasite oluşturmayı istedik. 2015 yılında Hakkari İl Tarım Müdürlüğü tarafından “Şehrin Gülümseyişleri" projesi kapsamında, 25 üretici kadınımız ile İzmir’de sera ve üretim yapan kooperatiflere yaptığımız bir gezi sayesinde, yapılabilecek işleri yerinde görme fırsatını yakaladık. Kafamızda yapacağımız işler böylelikle netleşmiş oldu. Bunun akabinde, kooperatif kurma yolunda bize her anlamda destek olan TOBB Hakkâri Kadın Girişimciler Kurulu ve Hakkari Kadın Girişimciler Derneği aracılığıyla yapılan uzun bir çalışma sonucunda, kooperatifimizi 2016 yılında kurduk. Kooperatif kurduktan sonra ciddi sıkıntılar ile karşılaştık, bizi yıldırmaya çalışanlar oldu, fakat biz bu işe baş koymuştuk ve geri adım atmamız mümkün değildi. Bir kooperatif çatısı altında bir araya gelmek, bunun için uğraş vermek hayatlarınızda neleri değiştirdi? Kooperatifimiz kurulmadan önce, hepimiz köyde ev işi, çocuklar, bağ bahçe, hayvancılık gibi günlük rutin işlerle ilgileniyorduk. Yine tüm bunların yanında, kilim dokuma da hemen hemen köydeki her evde olmazsa olmazlarımızdandı.
Kooperatifleşme sürecine giderken katıldığımız Tarım Müdürlüğü’nün çeşitli eğitim programları ve yaptığımız teknik geziler sonucunda, hayata bakış açımız değişti… Günlük rutin yaptığımız işlerin, aslında hem kendimize hem de aile ekonomisine nasılda katkı sağlayacağının farkına vardık. Seracılık ve süs bitkisi yetiştiriciliği v.b gibi eğitimlerle, özellikle köyde yaşarken, kendi ihtiyacımızı karşılayacak kadar ürettiğimiz doğal ürünlerin ve bağ bahçe işleri, nasıl bir gelir kaynağına dönüşebilir, bunların araştırması içerisine girdik. Kooperatifimizi kurduktan sonra yaptığımız çalışmalar ve aldığımız destekler ses getirdi. Bugün geldiğimiz noktada, artık kimseye minnet duymadan kendi ayaklarımızın üzerinde durabilmenin verdiği gurur, mutluluk ve heyecanını yaşıyoruz. ‘Çiçeklerin Özü’… Çok naif, çok güzel bir kooperatif isminiz var. Hikayesi nedir? Yaşadığımız yörede binbir çeşit çiçek bulunuyor. Bölgede doğal olarak sadece Hakkari’de yetişen ve ekonomik değeri son derece yüksek olan endemik bitki ve çiçeklerimiz var… Bunların sürdürülebilirliğine dair hedeflerimiz, aldığımız süs bitkileri yetiştiriciliği eğitimleri ve mevcut seralarımızda bu bitkilerin üreticiliği ile birleşince, “ÇİÇEKLERİN ÖZÜ” ismini uygun gördük. Kuruluşundan sonra Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi nasıl işletildi, nasıl yol aldı? Bizler, ilimizin ilk ve tek kadın kooperatifi olmanın heyecanı ile işlere koyulduk. Tabii ki toplumda kooperatif bilinci yok, bu nedenle zorlanmamızın çok normal olduğunu düşünerek, her durumda yolumuza devam ettik. Kendi yağımızda kavrularak, önce seralarda süs bitkisi yetiştirdik. İlimizin kamu kurum ve özel işletmelerinin peyzaj çalışmalarında yer aldık. Bal üreten kadın üyelerimizle birlikte, Hakkari’mizin kendisine ait olan endemik bitki ve çiçeklerinden elde edilen yüzde yüz doğal ve sağlıklı balını, Instagram sayfamızda satışa sunduk ve çok güzel geri dönüşler aldık. Bu memnuniyet bizi daha da motive etti. Bunun üzerine, süt ürünleri üreten, kilim dokuyan, arıcılık yapan kadınlarımızla görev dağılımı yaptık. Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi olarak, ortak akıl ve uzlaşı kültürü ile dayanışma içinde, toplumsal algıları bertaraf ederek, bir ilin kalkınmasında kadınların çalışmasının ne kadar önemli olduğunu vurgulayan çeşitli etkinlikler, eğitimler ve üretime dayalı faaliyetler düzenledik. Kooperatif bilincinin yaygınlaşıp daha fazla kitleye ulaşabilmesi için, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) desteği ile çalışmalarımızın daha etkin ve verimli olmasını hedefledik. Ticaret Bakanlığımız ve KEDV’e sunduğumuz proje kapsamında makina desteği aldık; böylelikle köyde üretim atölyesi, merkezde de satış marketimizi kurarak bir adım daha ilerledik. Şu an üretim atölyemizde, ballar, reçeller, turşular, unlu mamüller, doğal yetişen endemik bitkilerin paketlenmesi, mevsiminde peynir ve tereyağ üretimi yapılmakta… Bu ürünleri sunduğumuz satış marketimizde, aynı zamanda yöresel yemekler çıkararak da hizmet vermekteyiz. Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi için geleceğe dair planlarınız nedir? Bölgenin ilk kadın kooperatifi olarak, toplumun kooperatiflere bakış açısını değiştirmek istiyoruz. Elbette ki, daha fazla kadına ulaşarak üye sayımızı artırmak, üretim kapasitemizi artırmak, ürünlerimizle markalaşarak, yurt içi ve yurt dışı pazarlara açılmak da istiyoruz…
İleri dönem hedeflerimiz arasında, bölgemizde doğal olarak yetişen Catre, Siyabo, Kenger, Mend, Hegedan vb. gibi sayısız endemik bitkilerimiz ile büyük bir işleme ve paketleme tesisi kurarak, bunları da markalaştırmak var…

Hikayeleriyle bizlere kır çiçeklerinin verdiği tazeliği ve umudu taşıyan Çiçeklerin Özü Kadın Kooperatifi'ne sonsuz teşekkürlerimi sunuyor ve cesaretlerinin tüm kadınlarımıza örnek olmasını diliyorum. Onlar başardılar. Siz de başarırsınız.

Taşlara hayat veren kadınlar: Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi

Taşlara hayat veren kadınlar: Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi

Hep birlikte, Antakya'da daha iyi bir geleceğin temel taşlarını bir araya getiriyorlar...
Kadın elinin değip de, bir masala, bir ezgiye, bir sihire dönüştüremediği hiçbir şey olmasa gerek… Bana göre, Yaradanın kendisine bahşettiği tüm yeteneklerle birlikte, yaradılışında olan üretme, ürettiğini büyütme, büyüttüğünü yaşatma ve güzelleştirme tutkusu buna sebep. Kadınlar, yeri gelir bir avuç tohum, yeri gelir birkaç parça kumaş veya yumaktan bir dünya yaratırlar. Benim bu yazıda sizlerle paylaşmak istediğim hikayenin kahramanları ise taşlara hayat veren kadınlar. Ve onların, tıpkı bir mozaik eserinde olduğu gibi, binbir bir emek ve dayanışmayla, parça parça bir araya getirip büyüttükleri Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi .
Antakya Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen M.S. 5. yüzyıla ait bir taban mozaiğinden esinlenerek kurulan Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi , binlerce yıllık tarihiyle, kendisi de bir kültür mozaiği olan Antakya şehrinde, bu şehrin zengin mirasını geleceğe taşımak için çalışıyor. Elif Kocaoğlu Kültekin, Sümeyya Duran, Ayten Sakucoğlu, Suat Koç, Mediha Kavasoğlu, Badiye Galioğlu, Ayten Yeşil, Esmehan Arslan, Ece Emiroğlu, Leman Barutçu ve Emeleen Demir'in görev aldığı bu kooperatif, kendi yetiştirdiği öğrencilerle beraber üretim yaparak örnek bir dayanışma modeli sergiliyor. 2019 yılında kurulan Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi, Türkiye’nin sanatsal anlamda faaliyet gösteren ilk kadın kooperatiflerinden biri olma özelliğini de taşıyor. Bugüne kadar, Antakya’nın geleneksel Uzun Çarşısı içindeki eski bir Osmanlı yapısı olan Kurşunlu Han’daki üretim noktalarında çalışmalarını yürüten kooperatif, doğal taştan ürettikleri birbirinden güzel mozaik eserlerini, artık Tarihi Kurtuluş Caddesindeki kendi dükkanlarında ilgilenenlerin beğenisine sunuyorlar.
Gelin, sanatın birleştirici gücüyle Antakya’nın kadınları için daha iyi bir geleceğin temel taşlarını birlikte dizen bu kadınların hikayesine birlikte kulak verelim: Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi’nin hikayesi nasıl başladı? Unutulmaya yüz tutmuş mozaik sanatına yeniden hayat vermek amacıyla, 11 kadın bir araya gelerek, birlikten kuvvet doğar mantığıyla yola çıktık. Beraberlik ve dayanışma içerisinde, mozaiğin geleceğine yön vererek, doğal taş mozaik sanatını dünyanın her yanına yaymak ve bu sanat dalını bir sektör haline getirmek için çalışan, ticari anlamda hedefi olan bir kadın girişimi kooperatifi kurduk. Tarihimizi, kültürümüzü ve sanatımızı gelecek nesillere taşımayı kendimize görev edindik: Eğitim alanında akademik çalışmalara yön vermenin yanı sıra, iç ve dış mimariden tekstile, aksesuardan, donatı ve yüzey süslemelerine kadar tüm alanlarda, nano, mikro ve makro mozaiklerle katkı sağlayıp ürün yelpazemizi genişlettik. Kişiye özel tasarımlar ve koleksiyon tasarımları oluştururken, yenilik ve farklılık getirmeyi amaçladık.

Kooperatifinizin ismi “Soteria” nereden geliyor, hikayesi nedir?
Markamızın ilham kaynağı "Soteria" bizim için çok önemli... Soteria Mozaiği, Antakya’nın Narlıca köyü çevresinde bir banyonun döşemesi olarak bulunmuştur. Soteria (Kurtuluş) dolgun vücutlu bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Uzun saçları, sol omzuna dökülmektedir ve başının altında altın bir çelenk bulunmaktadır. Boynunda Bizans tarzı bir kolye bulunur. Sağlıklı ve sakin görünümlü bir kadın tasviri ile hamamda kazanılan sağlığın tasvir edilişi düşünülerek yapıldığı üzerinde durulmaktadır.  Ayrıntılı betimlemesi yapılan mozaik büyük bir yıldızın içinde dış çerçevesi sekizgen olarak tasvir edilmiştir. Mozaik, günden güne büyüyen ve dünyanın en büyük mozaik müzesi olan Hatay Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. "Kurtuluş Mozaiği" olarak da bilinen "Soteria"yı hem taşıdığı önem, hem de kadını ve kurtuluşu simgelediği için marka adımız olarak seçtik... Kuruluşundan beri Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi nasıl işletildi, nasıl yol aldı?
Mozaik eğitiminden başarıyla geçen kadınlarımızla beraber bir araya gelip, ürün tasarımı yapımı ve üretimi olarak atölye çalışmaları gerçekleştirdik. Bu çalışmalarda ortaya çıkan ürünleri, davet edildiğimiz fuarlarda bize verilen stantlarda satışa sunduk. Kısa bir sürede sonar, buradan elde ettiğimiz gelirle kooperatif adına bir teşhir yeri kiralayarak, ürünlerimizi satışa sunmaya devam ettik. Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi üretime dahil ettiği kadınların hayatında neleri değiştirdi, onlara neler kattı?
Bu sorunuzu kooperatifimizdeki kadınlarımıza iletip, onların yanıtlamalarını istedik… İşte onlardan gelen ve kendi ifadeleriyle, kooperatifimizin onlara neler kattığını, neler öğrettiğini anlatan yanıtlar: “Dostluğu, paylaşmayı, yeni insanlar tanırken birlikten kuvvetin nasıl oluştuğunu, yeni fikirleri, yeni tasarımları ve yeni ürünleri oluşturmada fikir alışverişini, hayal gücünü artırmayı, birlik olmayı öğretti…”
“Ürettiğimiz ürünlerin satışını, pazarlamasını, reklamını nasıl yapacağımızı, muhasebe bilgisini, yani kısacası ticareti öğretti…”
“Emek vermenin başarı sağladığını… El birliği ve beraber mücadele ederek daha iyi yol katettiğimizi öğrendik. Ve dayanışma halinde bir çok şeyi başarabileceğimizi…” “Hayatta her ne yaşta olursanız olunuz, üreten insan olmanın mutluluğunu… Birlikte, bir arada hedef üreterek, hedeflere varmanın güzelliğini, gücünü yaşamanın hazzını… Daha ne saymamı istersiniz? Vatana millete hayırlı biri olduğumu hissetmek ve yaşamak, işte böyle bir kooperatifte var olmak demektir. ”
“El birliğiyle başarılamayacak hiçbir şeyin olamayacağını öğrendik…” Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi için geleceğe dair planlarınız nedir?
Mozaik sanatına, tarihte olduğu gibi bu sanatın beşiği olan Hatay’dan dünyaya yayarak, hak ettiği değeri yeniden kazandırmayı amaçlıyoruz. Mozaik üretim yöntemlerinin tüm aşamalarını kapsayan profesyonel bir eğitimin, okullarda uzman hocalar aracılığıyla verilmesini sağlayarak, akademik ortama taşınmasını istiyoruz. Böylelikle, üretimlerimizde hedeflediğimiz kaliteye ulaşırken, makro, mikro ve nano boyuttaki üretimlerimizin sayısını artırmayı da planlıyoruz. Hatay'ın mirası olan mozaiğin, sadece inşaat ya da mimari alanda kullanımı ile sınırlı kalmadan, yeni tasarımlarla işlevselliğini artırarak, yerli ve yabancı turistlerin taşıyabileceği ürünler haline getirmek için çalışıyoruz. Farklı sektörlerde kullanım alanını genişlettiğimiz ve herkesin erişebileceği hale getirdiğimiz mozaiklerimizle daha büyük kitlelere ulaşırken, kooperatifimizde eğitim alan ve üretim yapan kadınlarımıza maddi ve manevi yeni bir kazanç kapısı açmayı hedefliyoruz. Yaratıcılık, yetenek, azim ve dayanışmanın en güzel örneklerinden birisini sergileyen Soteria Taş Sanatı Kadın Girişimi Kooperatifi'ni kutluyor ve hikayelerinin Türkiye'de yepyeni kadın girişimlerine ilham vermesini diliyorum. Sonsuz teşekkürlerimle...

Dinledikçe lezzetlenen bir kadın girişimi hikayesi: Elibelinde Tarım

Dinledikçe lezzetlenen bir kadın girişimi hikayesi: Elibelinde Tarım

Toprak Anası ve Deniz Kızı projesi için ilk yola çıktığımda amacım, kadın kooperatifleri, kadın üretici pazarları ve bireysel girişimlerle “Ben de varım!” diyen ‘Çemberi Oyalı’ kadınlarımızın üretim hikayelerini anlatmak, onların emeğini daha da görünür kılmaktı. Projemde ilerledikçe, heyecanla gördüm ki, ‘Çemberi Oyalı’ kadınlarımızla, ‘Beyaz Yakalı’ kadınlarımızı, el ele ve gönül gönüle bir araya getiren, yepyeni üretim biçimlerine hayat veren girişim hikayeleri de var… Ve anladım ki, böylesine güzel kızkardeşlik hikayelerini anlatmazsam, bir şeyler eksik kalır; üretimde yepyeni ve umut verici bir dönüşümün habercisi olan bu hikayeler, ancak paylaşıldıkça çoğalır.
Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız, ‘Elibelinde Tarım’ ve kurucusu-üreticisi Aslı Aksoy’un hikayesi de böyle bir hikaye… Ziraat alanında herhangi bir deneyimi olmayan beyaz yakalı bir çalışanken, kendi ifadesiyle, “Bir gün bir kuşkonmaz yedim ve o gün, hayatım değişmedi elbet…” Ama o günden sonra, “Sen ne etcen kuşkonmazı ceviz yap” diyenlere rağmen peşine düştüğü kuşkonmazı yetiştirebilmek için, Bergama’dan, Torbalı’ya; Aydın’dan Dalaman’a tüm Ege’yi geziyor. Sorarak, araştırarak, risk alıp üretim yaptığı o günlerden, bugün 250 dönüme ulaşan Elibelinde tarlalarında, Muğla’nın Yeşilçam Köyündeki tüm kadınlarla birlikte üretim yapıyor. Bir hayalin peşine cesaretle düşerek başladığı bu yolculukta vardığı noktada, bir köyün kadınlarının ekonomik olarak güçlenmesine katkıda bulunuyor.
İşte Elibelinde Tarım’ın, Aslı Hanım anlattıkça lezzetlenen hikayesi…

Elibelinde Tarım’ın hikayesi nasıl başladı?  Ben Ege’liyim. Babam Muğlalı, İzmir’de doğdum, büyüdüm. Aklımda hep bir gün İstanbul’dan temelli dönüş yapıp baba toprağına, temelli yerleşip toprakla uğraşmak vardı. Toprak, toprağına kök salmak, kendi memleketinde ticari değer yaratacak bir üretim modeli, hayalim olmuştu. Profesyonel olarak da meslek tercihim bu yönde oldu. Organik gıda üretimi yapan bir firmada pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. New York’ta katıldığımız bir fuarda tanıştığım, kuşkonmazın kültüre alınmış çeşitlerinin lezzeti, sağlık üzerine etkileri ve Amerika ile Avrupa’daki yaygın tüketimi, 'Ne yetiştirebilirim?' sorusunun benim için yanıtı oldu. Neden “Elibelinde” Tarım?
Elibelinde… Kadın, doğurganlık, verimlilik ve bereketin sembolü. Geleneksel motiflerimizden biri olarak, kilim ve halılardan tanıyoruz onu. Aynı zamanda uğur, kısmet ve neşeyi, kendinden gayret alan kadını sembolize ediyor. Elibelinde; 7 çiftçi kadını, toprağa olan tutkumuzu, yaptığımız işi, işimizi yaparken her sabah kalbimizden geçen dilekleri ifade ediyor…
Kuruluşundan beri Elibelinde Tarım nasıl işletildi, nasıl yol aldı?
Önce 2,5 dönümde deneme üretimi yaptım. 2015’te başladığımız üretim sürecinde, 2018’de, gıda güvenliğine uygun; çevre, hayvan ve insan sağlığını gözeterek sürdürülebilir üretim yaptığımızı onaylayan Tarım Bakanlığı’ndan İyi Tarım Uygulamaları Sertifikamızı aldık. İlaç ve kimyasal gübre kullanımını tamamen reddedip 2019 da Organik Tarım’a geçiş sürecimizi başlattık. Bugün Muğla’nın Yeşilçam Köyü’nde “Elibelinde” markamızla 7 kadının emeği ile organik tarım esaslarına göre üretim yaptığımız, ülkemizin en büyük ikinci kuşkonmaz alanı olan 40 dönüm dikili alana ulaştık.

Mevsiminde topladığımız tazecik kuşkonmazımızın turşusunu kurduk. Doğal fermantasyon ile katkısız koruyucusuz kütür kütür, enfes bir lezzet oldu. Bu arada, yine kuşkonmaz sayesinde, yeni bir aydınlanma anı daha yaşadım ve Sade Yağ – saf inek sütü yağı- ürettik. Bir de tereyağını, Kastamonu Taşköprü Sarımsağı ile birlikte saflaştırıp sarımsağın yakıştığı her yemeğe daha fazla ve derin bir lezzet katalım dedik… Durmadık, sade yağın taze biberiye ve kekiklisini yaptık, ardından zerdeçallısı da geldi. Sade yağ koleksiyonumuza daha yepyeni çeşitler eklemeye devam ediyoruz.
Elibelinde Tarım istihdam ettiği kadınların  ve Yeşilçam köyünün hayatında neleri değiştirdi?
Bilirsiniz, kırsal hayatın kalbi kadındır. Tarlalarda çalışan, kadındır. Kadın, evinde de çiftçidir, aynı zamanda annedir, ayrıca eştir, gelindir, aşçıdır. Biz birlikte katma değerli bir ürün yetiştirerek düzenli bir gelir elde etmenin yolunu açtık.
Tarımsal üretimin kalbi olan kadınların güçlenmesiyle sektörde karar verici rolleri üstlenmeye başlaması, en çekirdek ölçekte üretimin ve aynı anda kırsal kalkınmanın ve nihayetinde ülkemizin geleceğinin ve kalkınmasının anahtarıdır.
Elibelinde Tarım için geleceğe dair planlarınız nedir?
Kuşkonmaz, ürün kalitesi ile en iyiyi Avrupa standartlarında üretmeyi hedeflediğim ürün. Yüksek kalite standartlarında verimliliğimizi arttırabilmek, aynı zamanda kuşkonmazın ülkemizdeki tüketimini arttırıcı faaliyetler adına yapılacak henüz çok çalışma var. Ayrıca turşu, konserve, donuk kuşkonmaz gibi işlenmiş ürünler üzerine ilk üretimlerimiz başladı ve ilerleyecek. Esas hedef, iklim koşullarımızı avantaja dönüştürebildiğimiz bölgemizde, ihracata yönelik üretim hacimlerine ulaşmak. Bunu sadece kendim olarak değil, anlaşmalı üreticilik modeli ile daha çok kadını aktif üretime dahil ederek başarmayı hayal ediyorum. Bunun için de üretici olmak isteyenleri, özellikle kadınları tarlamızda ağırlıyor ve onlara düzenlediğimiz eğitimler, seminerlerle her aşamada yardımcı olmaya çalışıyorum. Genç arkadaşlarla üniversitelerde bir araya geliyor, tarlamızda gönüllü çalışmalara ve eğitimlere katılmaya çağırıyor, onlara da üretmeleri ve girişimci olmaları yönünde ilham verebilmek üzere çabalıyorum. Elibelinde Tarım'ın kurucusu-üreticisi Aslı Aksoy'a, bu toprakların ve kadınlarının üretkenliğine var olan inancımızı daha artıran bu hikayeyi bizlerle paylaştığı için sonsuz teşekkürlerimi sunuyor, bir yerlerde onun gibi hayalleri olan kadınlarımıza ise "Haydi!" diyorum... :)

‘Olmaz’ları olduran bir kadın emeği hikayesi: “Yelki Modeli"

‘Olmaz’ları olduran bir kadın emeği hikayesi: “Yelki Modeli"

Hikayeler vardır, şu kara kışın ortasında, içinizi bahar güneşi gibi ılık ılık ısıtan… Hikayeler vardır, ruhunuza tomurcuk tomurcuk çiçek açtıran… Hikayeler vardır, zeytin ağacı gibi bereket saçan, mavi gökyüzü ve sevgilisi engin deniz gibi kalbinizi sonsuz bir ümitle dolduran… Böyle hikayelerdir olmazların olabileceğine dair inancınızı tazeleyen… Yaydığı güzel enerjiyle, yeteri kadar istediğinizde, aşılamaz denilen tüm engellerin, kumdan kaleler gibi karşınızda dağılıp, yok olacağına dair işaret veren… Dimağınızda bıraktığı yepyeni fikirlerle, yeni şeyler, güzel şeyler, faydalı şeyler yapmak için size ilham veren… Bu sayfada okuyacağınız hikaye de, işte böyle bir hikaye… Örnek alınası, feyz alınası, bir inci tanesi gibi korunup, kollanıp, kıymeti bilinesi bir kadın emeği hikayesi bu. Ve tüm güzel hikayelerde olduğu gibi, bence en iyisi, hikayeyi, yine hikayenin kahramanlarının ağzından dinlemek… Yelki Kadın Kooperatifi Yönetim Kurlu Başkanı Eda Filiz Yaşoğlu da bu hikayenin baş kahramanlarından. Elbirliğiyle Yelki’de başardıklarını öyle güzel anlatıyor ki, bence hemen okuyun… Ve bir gün, kendiniz için, insanlarınız, köyünüz, mahalleniz, şehriniz ve ülkeniz için güzel bir şey yapmak isterken, ümidiniz kırılıp, yorulduğunuzda, geri gelip, tekrar okuyun, rica ederim. Her şeyin mümkün olduğuna yeniden inanacaksınız… Yelki Kadın Kooperatifi’nin hikayesi nasıl başladı? Yelki Kadın Kooperatifi’nin hikayesi; Yelki Yöresel Üretici Pazarı ile başladı… Neredeyse bir Yarımada sorunu hale gelen hızlı şehirleşme ve nüfus artışından, son birkaç yılda yaklaşık 10.000 kişinin yerleşmesi ile, çok eski yerleşim yerlerimizden olan Yelki’miz de payına düşeni aldı. Bizler, yerli halkımızı ve kadınlarımızı, ekonomik olarak güçlendirmek ve sosyalleşmelerini sağlayarak, yeni yerleşenlerle buluşturmak, kaynaştırmak istedik… Bunun için, Güzelbahçe Kent Konseyimizin "Yelki'nin Geleceğini Planlıyoruz" projesinde yer alarak, Güzelbahçe Belediyemiz ve Kaymakamlığımızla birlikte, Yelki Yöresel Üretici Pazarı’nı açtık. “10 kişiyi meydana çıkaramazsın” dedikleri Yelki Meydanı’nda 300 kişi toplandık. Bir de bando tuttuk, “Biz bu pazarı istiyoruz!” diye… Kararlılığımızı ortaya koyduk. Bir Ege köyü olmasına rağmen kendi örf ve adetleriyle yaşayan Yelki’de, kahve önünden geçmeyen, geçerken kafasını çevirip geçen kadınlarımızın görünmeyen emeklerini görünür kılmak, ayaklarının üzerinde durmalarını sağlamak istedik. Bunu yaparken, Yelki köyümüzün sadece ekonomik olarak kalkınmasına değil, kültür sanat etkinlikleri ile tanıtımına da katkıda bulunmak isteyince, iş başa düştü. Önce köyde (Biz köy deriz, daha önce Belediye idi… Daha sonra Güzelbahçe’ye bağlanıp mahalle olmuştur) Yelki Yöresel Üretici Pazarı’mızı kurarken, biz köyün okumuş kızları ve yeni yerleşen eğitimli ekibimizle bir komite kurduk. Günler yaptık; kadın günleri… Aşağı mahallede, yukarı mahallede, ne yapacağımızı anlattık. Kadınlarımızı toplayıp, Şirince’ye gittik. Alaçatı ve Sığacık modellerini gösterdik. Köy evlerinin nasıl kahvaltı mekanı haline dönüştüğünü gösterdik. Tüm köy ve köylü, bu işe hep birlikte kalkıştık. Sonrasında kadınlarımızla, Zeybek Ekibi ve Yelki’nin Sesi Müzik Korosu gibi gruplar kurduk. YELÇEVKO Derneği’mizde, ücretsiz İngilizce ve bilgisayar kursları verdik. Verdik ki, üretici pazarından kendi kazandıkları ile, kadınlarımız cep telefonu ve sosyal medya kullanarak, daha çabuk haberleşebilsinler, yurttan ve dünyadan haberdar olabilsinler… Kurslardan sonra, yurtiçi ve yurtdışı geziler düzenledik; hatta köylü kadınlarımıza pasaport aldırıp, Samos (Susam) Adası’na bile gidip, Zeybek oynadık. Köyümüzde, her hafta bir etkinlik düzenledik: Ot etkinliği, turp etkinliği, bakla etkinliği gibi... Bir sanat grubu da kurarak, ressamlarımız ve yazarlarımızla sergiler açtık. Ünlü yazarlar, ressamlarla söyleşiler, canlı performanslarla gündem yarattık. Köyümüzde yıllardır kapalı duran Tekke Dedesi misafirhanesini, köylü kadınlarımızla badana boya yapıp, eski köy resimleri ve eşyalarla döşeyerek bir anı evi oluşturduk. Yöresel yemeğimiz 'Çıratma' ile yemek yarışmalarına katılıp, uluslararasında ikincilik, mahalleler arasında ise birincilik aldık. Tv programları ve canlı yayın çekimler ile haber olduk. Tüm bunlar olurken, yöresel pazarımız oturmuş, kadınlarımız kazanmaya başlamış, Yelki de tanınmaya başlamıştı. Ama yetmezdi. Tarım arazileri boşta duruyor, ekilip biçilmiyordu. Birkaç kişi kalmıştı tarla işleri ile uğraşan… Hala traktör var, yerli tohum ve tarla da vardı. Üstelik yöresel pazardaki kadınlarımızın kurumsal bir yapı içinde korunması, sigortalı olmaları, sürekli kazanç getirecek işlerde ve projelerde kazanmaları gerekiyordu. Bu düşüncelerle, KEDV’den ücretsiz kooperatifçilik ve girişimcilik kursu aldık. 28 üretici kadınımız, kurs belgelerini, yine köy meydanında davulla zurnayla, müzikli bir etkinlik yaparak aldık. Tüm bunları ben, sosyal medya hesaplarından her gün paylaştım. Takipçilerimiz, 5000, 10.000 oldu. Bize, "Eski radyolardaki arkası yarın gibisiniz, ‘Yarın ne olacak acaba bu köyde?’ diye zevkle izliyoruz…” diyorlardı. Zamanı gelmişti ve biz de böylece, Yelki Kadın Kooperatifi’ni kurduk. Kuruluşundan beri Yelki Kadın Kooperatifi nasıl işletildi, nasıl yol aldı?
Tarımsal, Tasarım ve Gıda Bölümleri oluşturup, her bölüme bir kooperatif ortağımızı görevlendirdik. Tarım fuarlarına, festivallere katılmaya başladık. Kadınlar olarak traktörlere binip, tarlalara girdik. Köylünün evinde, elinde kalan tohumları yine köylümüzün arazilerine diktik. Bu fotoğraflardan yeni yıl takvimi yapıp, bölgemize ücretsiz dağıttık. Kooperatif olduktan sonra kadınlarımızın yolu açıldı. KEDV eğitimleri, Ege Kadın Buluşması ile çalışmalar derken, kadınlarımız Kızlarağası, Mavibahçe gibi yerlerde, Yelki dışında da satış yapmaya başladı. İzmir Büyükşehir Belediyemiz ile önce PAGOS Üretici Pazarı, daha sonra Fuar Kültürpark Üretici Pazarları’na katıldık. PAGOS Üretici Pazarı için farkındalık yaratalım dedik, kendimiz basma pazen elbiseler diktik ekibiz için. Hiç yorulmadan, pes etmeden, çalışmaya devam ediyoruz… “Yelki Modeli” nedir ? Bizler, Yelki’de başardıklarımıza “Yelki Modeli” adını verdik. Yelki Modeli; bir yerelde kalkınma modeli… Öncelikle kendi bölgemizde, mahallemizden başlayarak, yerel halkın kalkınması, yeni yerleşenlerle kaynaşması ve sonrasında İzmir, Ege Bölgesi ve nihayetinde tüm Türkiye ile… Gittiğimiz yerlerde, katıldığımız etkinliklerde bu modeli anlatıyor ve paylaşıyoruz. Yelki Kadın Kooperatifi için geleceğe dair planlarınız nedir? Yelki Kadın Kooperatifimizin tarlalara diktiği susamlardan elde ettiğimiz gelirle, ihaleye girip, kiraladığımız bir kooperatif binamız var artık. Üretim yapmaya devam ederken, bir taraftan da işletmeye geçmek istiyoruz. Sahilde bir çay bahçesi, kafeterya işletmek, catering hizmetleri gibi… Tüm bunlar daha çok kadının kazanmasını sağlamak için. Şu an ki hedefimiz ise, " Mor Traktör " almak…
Bu güzel hikayeyi herkese anlatabilmem için benimle paylaştığınız için, sonsuz teşekkürler Eda Hanım... Size ve Yelki Kadın Kooperatifi için emek veren herkese sonsuz teşekkürler. Böyle güzel hikayelere ve bunları paylaşmaya çok ihtiyacımız var. Emeklerinize sağlık... @yelki_kadin_kooperatifi

Bir eşi daha olmayan Dastar'ı dokuyan eller, dokunduğu hayatlarla bir köyün kaderini değiştirdiler.

Bir eşi daha olmayan Dastar'ı dokuyan eller, dokunduğu hayatlarla bir köyün kaderini değiştirdiler.

Emel Asyalı ve Dastarhane'nin Hikayesi... Orada, kendi halinde, sessiz ve huzurlu, yemyeşil bir köy var (öyle uzakta da değil) Fethiye'nin dağlarında... Adı da, kendi gibi, insanları gibi güzel, Fethiye'den yaklaşık 500-600 m yukarıda, Kadyanda antik kentine komşu Yeşilüzümlü Köyü. Geçtiğimiz bahar aylarında, ani bir kararla yaptığımız kısa bir seyahat sırasında tesadüfen keşfettiğimiz bu köy, bağrında kendi kaderini değiştiren bir kadın emeği hikayesi barındırıyormuş meğer... Tam da ‘Toprak Anası≈Deniz Kızı’ projesinin kafamda şekillenmeye başladığı bir zamanda hikayesini aktarmam için, sanki beni ‘çağırmış’ Yeşilüzümlü. Belki gerçekten öyle olmuştur, belki de hiç bir şey tesadüf değildir, kim bilir?
Yemyeşil ve verimli topraklarında yetişen üzümü ve Kuzugöbeği mantarıyla bilinen Yeşilüzümlü, bir süredir, bir benzeri daha olmayan el dokuması “Dastar” ile de tanınırlığını artırmaya çalışıyor. Yüzyıllarca kendi hikayelerini “dastar”lara sabırla, ilmek ilmek dokuyan Yeşilüzümlü kadınlarının emeklerinin sandıklarda solmadan gelecek nesillere de aktarılabilmesi, yine bir kadın emeği hikayesi ile mümkün oluyor. Bu hikayenin kahramanı Emel Asyalı ’nın hayran olunası çabası sayesinde, Yeşilüzümlü’de kurulan “Dastarhane” de yine, yeni, yeniden dokunan dastarlar, köy ekonomisi canlandırırken, dokunduğu hayatları da değiştiriyor. Dinlemek isteyenler için, Dastarhane müdürü Emel Asyalı’nın anlatımıyla işte tüm hikaye:
Emel Asyalı ve Dastarhane’nin hikayesi nasıl başladı? İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV ve Sinema Bölümü mezunuyum. Okurken çalışmaya başladığım bu sektörde (TRT, Kanal D, Kanal 6, vb.) 7 yıl çalıştıktan sonra, evlilik kararıyla birlikte “Bu ülkede, bir evde iki televizyoncu olmaz“ mantığıyla, ihracat yapan bir ev tekstil fabrikasının Tasarım ve Desen Departmanında buldum kendimi. Fabrika yeni bir fabrikaydı ve benimle birlikte desen bölümü kuruldu, gelişti. Yurt içi ve yurt dışı fuar ve seminerlere katılma, eğitimler alma şansına sahip oldum. Bu deneyim, mutfaktan yetiştiğim ikinci bir üniversite oldu benim için desem abartmış olmam. Aynı fabrikada geçen 16 yılın sonunda, eşime gelen bir iş teklifiyle Fethiye’ye taşındık ama benim fabrikayı bırakma sürecim iki yıl sürdü. Bu süre zarfında, haftada 2 gün İstanbul’da çalıştım, 5 gün Fethiye’de ailemle kaldım.
Taşınmadan önce Fethiye’yi araştırırken DASTAR ‘ı keşfetmiştim zaten ve bu iki yılın özellikle son bir yılı, Üzümlü’de kendime bir Dastar ustası bulup , her Cuma dokuma yapmaya çalışarak geçti. Fabrika süreci son bulduğunda artık kendi tezgahımı alıp dokuma yapma seviyesine gelmiştim. İşte bu noktada, Fethiye Belediye Başkanı’ndan gelen teklifle DASTARHANE projesinin başına geçtim. Dastarı inceleyip, dokumayı yapmaya başladığımda tezgaha harcanan sürenin çok olduğunu, işimi kolaylaştıracak alternatifler geliştirme yollarını aramaya başlamıştım. Buldan’a gittik. Orada bize, büyük dokuma ustası (UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcıları Adayı) Selahattin Kaçanoğlu danışmanlık yaptı. Dastarı birlikte inceledik. Dastar tekniği ve ipine göre tezgahlarımızı ve iplerimizi belirledik. Dastarı daha kaliteli hale getirmek için gerekli olanlar tespit edilip, siparişler verildi.
2-3 ay içinde Selahattin Hoca, iki yeni tezgah ve iplerimizle Üzümlü’ye geldi. Tezgah kurulumları 1 hafta sürdü. Ayrıca atıl bir şekilde Üzümlü Belediyesinde bulunan 1 adet tezgah revize edilip, kullanılabilir hale getirilerek, 3 tezgah sayısına ulaşıldı. Artık yeni tezgahlarımız ve iplerimiz hazırdı ama bu tezgah genelde köylülerin bildiği (2 usta kadın biliyor ve kendi tezgahlarında dokuyordu) bir el tezgahı değildi. Hoca buradayken, otuza yakın Üzümlü kadınına (bunların içinde dastar dokuyan da vardı, hiç dokuma yapmamış olanlar da) yeni tezgahın eğitimleri verildi. Bu süreçte, yeni tezgah özellikle gençlere daha cazip geldi. Bu arada 2018 yılı Kuzu Göbeği Festivali gelmişti ve biz festivalin ilk günü, Hocamızı da çağırarak, açılışımızı yaptık.
Açılışından bu yana “Dastarhane” nasıl işletildi?
İşletme, ‘ Üretim, Satış (hem kendi dokuduklarımız, hem de köydeki kadınların dokudukları, ayrıca sınırlı da olsa ip satışı) ve Eğitim’ (hem dastar dokuyanlar, hem de daha önce hiç dokumamış olanlar) sistemi üzerine kuruldu. Üretim ; İlk önce 3 adet tezgahtan iki tanesi kursiyer, bir tanesi üretim için ayrılmıştı. Amaç, daha fazla kadına ulaşmak ve eğitmekti. Yalnızca hobi için gelenler ayrılıp, üretim için kalanlar olunca iki tezgah üretim, bir tezgah kursiyer düzenine geçildi. Projenin başından bugüne kadar, gönüllü bir biçimde benimle çalışan Şaziye Kalay (Eczacı emeklisi) ve eşi Ertuğrul Kalay da (Mali Müşavir emeklisi), kendilerine yeni tip tezgah alıp, dokuma yapmaya başladılar. Bu süreçte Şaziye Hanım‘ın gönüllüğü, benim Dastarhane yönetimimin bel kemiğini oluşturmuştur. Satış; Tezgahlarımızda ürettiklerimizin ürün yelpazesini genişletmek için, dastarı başörtüsünden çıkarıp farklı alanlara uyarlayarak, özellikle giyim konusunda tasarımlar geliştirmeye başladık. Ölçü ve sipariş alıp, kişiye özel tasarımlara imza attık (Üzümlü’de bir terziyle birlikte çalışırken, kendimizi geliştirip, ufak tefek de olsa kesip dikmeye başladık). Ayrıca klasik dastarlar da üretip, geleneksel yapıyı bozmadığımız, burada ‘kanat’ diye tabir edilen şallar üretip sattık. Festival zamanındaki son koleksiyonumuz; Belediye’de resim dersleri veren Ressam Nurdan Karakaş’ın dastar üzerine resimler yaptığı “Tuval Dastarlar” oldu. Çok ilgi gördü ve beğeni topladı. Satış için üretimde, daha önce kurs eğitimi de alan bazı kadınlara parça üretim karşılığında işçilik için bedelleri ödeyerek, istihdam oluşturmaya başladık. Bu arada başından beri benimle olan Fatma Öztürk, 2019 Nisan ayında işe alındı. Beraber ürettik, sattık; herkes katkısının karşılığını aldı, almaya da devam ediyor. Bu noktada arkamızda kar amacı gütmeyen Belediye’nin olması çok önemliydi. Özel bir teşebbüs olsak, köylünün kazandığı bir yapıyla, ayakta kalmamız çok zordu. Ayrıca kendi ürettiklerimizin dışında, Üzümlü’nün tezgahı olan ”Düven”de üretilen dastarları da alıp,”Üreten, Dokuyan Kadının Dükkanı Olma” misyonumuzla kadınlara katkı sağladık ve sağlamaya devam ediyoruz. Öyle ki, şu an bize dokuduklarını getiren kadınlar, Dastarhane’den çok kazanmaktadırlar... Birlikte hareket etmeyi çok önemsiyor, Üzümlü’de hep birlikte kazanırsak, “DOKUMA KÖYÜ“ olabileceğimiz hayalini gerçeğe dönüştürmeye çalışıyoruz. Eğitim; Bir yandan tasarlayıp, üretip, satarken, bir yandan da kurs programları için kurlar açtım. Bir kur 3 aydan oluştu ve kura başvuranların sayısına göre ders ve gün sayısını belirledim. Kursiyerlere gün ve saatlerini haber verip, temel tekstil bilgileri ile başlayıp tezgah bilgisi ve dastar dokuma üzerine eğitimler verdik. Daha öncede söylediğim gibi, hem Üzümlü kadınlarına , hem de sonradan Üzümlü’ye taşınmış elliye yakın kadına eğitim verildi. Şu an 4 kur bitti ve yeni kur için başvurular alınmaya başlandı. Özellikle yaz tatiliyle birlikte, geçen yaz başladığım, 10-15 yaş aralığında erkek ve kız çocuklara dokuma kursu programını, çocuklardan gelen istek doğrultusunda yeniden başlatmayı düşünmekteyim. Dastarhane için geleceğe dair planlarınız nedir?
1 yılın sonunda geldiğimiz bu noktada, bizi bir şekilde duyup, bulan kişiler farklı şehirlerden, hatta ülkelerden siparişler vermekteler. Bu, tabii ki güzel, ama sürdürülebilirliğimizi düşündüğümüzde yeterli değil. Özellikle yurt dışında el dokumasının ne kadar kıymetli olduğunu bilen biri olarak, buradaki satış rakamlarının komik olduğunun farkındayım... Yurt dışı için gerekli donanımımı tamamlayıp, bu işi layıkıyla dış pazara taşımayı çok önemsiyorum. Bu noktada, bir yılda geldiğimiz kaliteli ürün çizgimizi, tezgah sayımızı arttırarak çoğaltmaya ihtiyacımız var ve bu da yatırım demek. Daha çok kadın aynı tezgahtan edinmeli ki, teknik olarak birbirine yakın ürünlerle, büyük siparişlere cevap verebilelim. Dastarhane’de olan dört tezgahla bu iş belirli bir noktada kalır. Köyde dokuyan her kadın iyi paralar kazanırsa, annesinden ninesinden kalan bu değere sahip çıkıp, otellerde temizliğe gitmez. Dokuyan kadın olarak “Biz” olur, doğru teknik donanıma da sahip olursak, Dastar’ın adını herkes duyar..
Bu noktada adımızı duyuracak herkese teşekkür ediyoruz. Teşekkürler Özlem Alparslan…
Bu güzel hikayeyi bizlerle paylaştığınız için, ben teşekkür ederim Emel Hanım... Eminim hikayeniz paylaşıldıkça, sizin gibi pek çok sosyal girişimciye ve sahip olduğu zenginlikleri değerlendirmek isteyen Yeşilüzümlü gibi pek çok köyümüze ilham olacaksınız. Emeğinize sağlık... Sevgili Emel Asyalı, Dastarhane'yi ziyaret ettiğimizde, bir Dastar dokumasının yapımındaki tüm aşamaları bize büyük bir özenle anlatmıştı... Onun sözlerinde, bir bebek gibi sevgi ve özveriyle büyüyen projesini, gözlerinde ise Yeşilüzümlü kadınlarının ve gençlerinin geleceğine dair taşıdığı umudu gördük.

Hikayesini duyuramayanların sesi olmak...

Hikayesini duyuramayanların sesi olmak...

"Bu toprakların ve denizlerin, çemberi oyalı, elleri kınalı, üreten kadınlarının hikayelerinin peşinden gidiyorum...🌲🌲🌲🌊🐟🌊 Bizi seven, anlatacaklarımıza kulak versin 😌 " Çok gürültülü bir dünyada yaşıyoruz. Elimizden düşüremediğimiz telefonlarımızda, saatlerimizi geçirdiğimiz sosyal medyada o kadar çok "gürültü" var ki, "Ben şimdi ne izledim, niye izledim?" diyecek kadar düşünecek vakti neredeyse bulamıyoruz. Oysa, sadece atıl bir alıcı olarak rol aldığımız bu tek taraflı iletişim biçimini başka bir şeye dönüştürmek mümkün. Paylaşılan "story"lere, hikayesini duyuramayanların hikayelerini eklemek de... İşte ben, reklamcılıktan sivil toplum iletişimine evrilen yolculuğumda, eski bir beyaz yakalı kadın olarak, tam da bunu yapmak istiyorum. Dilim döndüğün, gücüm yettiğince; nice kış mevsimlerine dayanıp, bahar güneşinde dimdik başını uzatan gururlu çiçekler gibi ayakta kalıp, hiç durmadan üreten kadınlarımızın hikayelerini duyurmak ve kıymetli emeklerine erişimi kolaylaştırmak istiyorum. Belki onca "gürültü" içinde onların hikayeleri de duyulur, duyanlar duymayanlara anlatır, ailelerinin ekmeğini, toprağın bereketi ve denizin tuzuyla yoğuran, çocuklarının geleceğini ilmek ilmek dokuyan "Toprak Anası, Deniz Kızı" kadınların yeryüzü sofrasındaki rızıkları da büyür. Bunu hep birlikte sağlayabilirsek, ne mutlu bize...

  • Facebook Sosyal Simge
  • Instagram

© 2019'da Wix yardımıyla tarafımdan hazırlandı.

bottom of page